Avrupa ve Yunan Krizi Üzerine- C. J. Polychroniou

Yozlaşık "değişim sistemi" sadece kamu yönetimi sisteminin her alanında yerleşmiş değildir, aynı zamanda sivil toplum ve özel sektör genelinde oldukça yaygındır ki insanlar yeterli sosyal ve siyasi sorumluluk sergilemekten yada rahatça ‘kamu malı' sayılabilecekleri savunmakta aciz, alaycı ve umutsuz vatandaşlar haline getirilmiştir.

Yeni Milenyumun Başlangıcında, Yunanistan, Avrupa ekonomisinde zayıf, periferik bir ulus, savaş sonrası tarihinin en büyük siyasi-mali skandalının yaralarını sarmaya çalışıyordu – Atina borsasının çöküşü. Vahşi borsadaki spekülasyonlar, çeşitli hükümet yetkilileri (Maliye Bakanı Yiannos Papantoniou - bu koronun önde geleni) tarafından, borsadaki artış trendinin, reel ekonominin güçlü satabilitesinin bir yansıması olduğuna dair sık tekrarlanan ifadeleri ile körüklenmiştir. Daha önce borsaya yatırım ile ilgili hiçbir deneyimi olmayan milyonlarca Yunanlı, bir gecede zengin olabilmek için görünürdeki altın fırsattan yararlanabilmek için koştu. Sonuçta çoğunlukla küçük yatırımcılardan olmak üzere, tahminen yaklaşık olarak yüz milyar euronun kaybı yaşandı ve ülke tarihinde o güne kadarki en büyük özel servet yeniden dağılımı meydana gelmiş oldu.

Arnavutluk' un 1996-1997 Ponzi şeması çılgınlığına denk oranda görkemli bir aldatmacaydı bu, ancak Arnavutluk' takinin daha ağır ekonomik, politik ve sosyal sonuçları olmuştur.

Atina borsanın dramatik yükselişi ve çöküşünün doğrudan sorumlusu gerçekten de dönemin sosyalist hükümetinin başbakan Kostas Simitis'ti ancak bu gelişme bir sapma değildi: 1996-2004 yılları arasında Yunanistan başbakanı olan Kostas Simitis yönetimindeki sosyalist parti (Pasok) radikal bir dönüşümle popülist ve kleptokratik bir organizasyondan, sistematik politik yozlaşmayı gerçekleştiren ve vahşi serbest pazarın erdemlerini öven, politik gangsterlerden oluşan neoliberal bir partiye dönüştü. Politik yozlaşmaya göz yumulmasına dair önemli bir örnek, sosyalist parti ve hükümet yetkililerinin Alman endüstrisinin çokuluslu Siemens'i ile karıştığı rüşvet olayıdır -- (1997'de) meclisten geçirilen ve düzenlenen (2001) kanunlar bakanların görev süreleri döneminde işlenen suçlar için kovuşturma geçirmelerini imkansız hale getirmiştir.

Ancak tüm bu olanlara rağmen halk arasında Yunanistan'ın geleceği konusunda iyimser bir görüş hakimdi. Kriterlere tümüyle uygunsuz ve vasıfsız olsa da, ülke, Avrupa ekonomik ve para birliğine 19 Haziran 2000 tarihinde kabul edilmiş ve Atina, 2004 Yaz Olimpiyat Oyunları için ev sahibi şehir olarak seçilmiştir. Her iki durumda da ülkenin siyasi-ekonomik ve medya elitleri Yunan ekonomisinin büyük sorunlarını ve yetersizliklerini uygun şekilde gizlerken, halk arasında güçlü bir ulusal gurur duygusunun yayılmasında önemli rol oynadı. Olimpiyat Oyunlarına evsahipliği ile ilgili olarak sadece Sol, çekince ve itirazlarını dile getirmiş ve ülkenin bu olayın birkaç milyon euroya mal olacak yüksek maliyetlerini karşılayamayacağını yükses sesle ifade etmiştir.

Önemi küçümsenemeyecek bircok yönden 2004 Yaz Olimpiyat Oyunlarını organize etmek, birkaç yıl sonra patlak veren borç krizinin, sadece başlangıcı oldu, ki bu durumda euro bölgesinin geri kalanda bir bulaşma etkisinden kaçınmak amacıyla AB'yi iki kurtarma paketini, bugüne kadar benzeri görülmemiş boyutta  genişletmeye zorlamıştır. Yunan devletinin yozlaşmış otoriteleri, kamu işlerinin yürütülmesinde alışık olunan şekilde, tahminlere göre 10 ila 20 milyar euro aralığındaki Olimpiyat Oyunları' nın gerçek maliyetini kamuya yükledi. Ayrıca, inşa edilen spor tesislerinin dönüş karlılığı önemsiz oldu, tesislerin çoğu boş kalırken (Yunan makamları, muhtemelen komisyon boyutlarının çok küçük olacağının farkında olarak geçici olanlarını inşa etmeyi reddetti); Olimpiyat Köyü çevresinde neredeyse tüm tesisler terk edilmiş halde bırakıldı.

Kamu sektörü yatırım harcamalarının şüpheli tutarları, hesap verebilirliğin tümden olmayışı, ve tümden idari yetersizlik, Yunan devletinin ve 37 yıl önce parlamenter demokrasinin yeniden tesisinden bu yana ülkede iktidar olan iki ana siyasi partinin ülkeyi yönetme şekline ait  çarpıcı karakteristik özelliklerdir. Sözde şişirilmiş kamu sektörü (ki Avrupa'da ortalama hiçbir kamu sektöründen daha büyük değildir), Yunan devletinin mali sıkıntılardan dolayı medyanın öfkesini çekerken ve hükümet yetkilileri için bile kamu çalışanları bir siyasi delme çantası haline gelmişken, Yunan kapitalist sınıfı devlete iyice bağımlıdır ve herhangi bir parazit kapitalist sınıf gibi, büyük ölçüde devlet bütçesinden yaşamıştır. İç ekonomi seçkinlerinin yararına kamusal servetin yağmalanması, büyük ölçüde büyük toplu iş sözleşmeleri (her zaman ilgili politikacılara ağır bir geri tepme ile) ve büyük vergi kaçakçılığı şeklinde yapılmıştır. Yerli ticaret / sanayi / finans sınıflarına, iş hukuku ihlalleri, çevre kirliliği, kaçak yapılaşma vb konularda devlet koruması da sağlanmıştır.

Yozlaşık "değişim sistemi" sadece kamu yönetimi sisteminin her alanında yerleşmiş değildir, aynı zamanda sivil toplum ve özel sektör genelinde oldukça yaygındır ki insanlar yeterli sosyal ve siyasi sorumluluk sergilemekten yada rahatça ‘kamu malı' sayılabilecekleri savunmakta aciz, alaycı ve umutsuz vatandaşlar haline getirilmiştir.  Bunun gibi, aynı şekilde, profesyoneller ve sendikalar, grev ve diğer siyasi protesto formları ile sadece kendi çıkarları tehdit altındayken meşgul olan dar tabanlı özel ilgi grupları haline geldi ve bunu sık sık ekonominin diğer sektörleri pahasına uyguladı; bu yaz taksi şoförlerinin grevinde açıkça ortaya çıktığı gibi.  Aslında, Yunan sendikalist hareketinin tarihi, (sendikalist örgütlerin farklı siyasi partiler ile uyumludur) radikal eylem olarak geçen ama aslında kamu yararının bozulmasına ait örneklerle doludur (Gösteri veya yürüyüş düzenlemek için, birkaç yüz kişi tarafından başkent Atina'da tüm ana yollara erişimi engellemek Yunanistan için oldukça tipik bir örnektir).

Çağdaş siyaset bilimi açısından bakıldığında, yukarıdaki tüm özellikler, gelişmiş ve demokrasi ile yönetilen toplumların değil, geri kalmış, klientelist tabanlı siyasi sistemlerin ve deforme siyasi kültürlerin özellikleridir. Gerçekten de, Yunanistan'ın siyasi manzarası incelenirken, siyasi yelpazenin herhangi bir noktasında, son yıllarda, ülkenin siyasi hayatının geleceği için uzun vadeli bir vizyon ortaya çıkarma ve bunu ifade etme yeteneği yada cesaretine sahip ve pedagojik olarak kamuda sivil erdemin yeniden doğuşunu tesis edecek tek bir Rum lider tespit etmek için çok zorlanmak gerekir. Benzer şekilde, bir bütün olarak siyasi elit-- aydınlar da dahil olmak üzere-- ülkenin karşı karşıya olduğu iç ve uluslararası sorunlarda, ulusal bir kalkınma stratejisi yolu çizmeye ya da planlı ve sistematik bir şekilde mücadeleye hiçbir bir ilgi göstermemiştir. Sonuç olarak, tam teşekküllü bir kriz su yüzüne çıkmaya başladığında - yurt içi, uluslararası ya da çevresel olsun--, geçen birkaç on yıl içinde, ülke önemli bir travma yaşamıştır. Bu nedenle Yunanistan'ın mevcut durum sadece ciddi bir ekonomik kriz değil, aynı zamanda derin bir politik, sosyal ve hatta ahlaki çürümedir.

Yunan siyasi sistemi, trajik bir biçimde başarısız olmuştur çünkü iki ana siyasi parti de (sosyalistler ve muhafazakârlar) klientelist uygulamaları ve anti-demokratik ilkeler ile idare etmiştir. Siyasi liderler, seçmenlerle uzun vadeli ilişkilerini, kamu mallarının teslimi ve adil bir toplumsal düzene dayalı olarak değil, partiye sadık olanlara kaynakların yeniden dağıtımını hedefleyen sözler verilmesi üzerinden kurmuştur. Siyasi liderler, devleti, adil ve etkin sosyal ve ekonomik politikaların yürütülmesi için bir araç olarak değil, bunun yerine parti tabanlı hedefleri, clientelist ilişkileri ve tamamen kişisel çıkarları gerçekleştirmek için bir araç olarak kullanmıştır.

Bu, anti-demokratik ve korozif siyasi süreç, büyük ölçüde, Yunan kamu yönetim sisteminin neden bu kadar verimsiz ve kötü şöhretli şekilde yozlaşmış olduğunu açıklamaya yardımcı olur ama aynı zamanda bir bütün olarak bu ulusun neden kamu tutumundan yoksun ve ortak çıkarlar ve sivil hayat etrafında inşa edilen projelerden eksik olduğuna ışık tutuyor. Gerçekten de, aralıksız rekabetçi, tahakküm edici bireyci ve sosyal çürümeyi yaşayan bir dünyada, çoğu zaman gerçek demokrasinin idealizasyonunda en kritik şeyi unutuyoruz: iyi vatandaşlar yaratmak ve iyi bir yaşamı aramak.

Yunan siyasi kültüründeki hastalık ve anomaliler, Yunanistan'ın, Avrupa Birliği (AB) üyesi bir devlet olduğunu göz önüne aldığımızda gerçekten hayret vericidir. Yunanistan yeraltı ekonomisi, resmi gayri safi yurtiçi üretimin % 40'ından fazlasını (GSYİH) üretir; vergi kaçırma o kadar yaygındır ki toplumun her kesimini kapsar, ve engelli emeklilik veya erken yaş emeklilik oranı AB'de başka herhangi bir ülkeyi fazlasıyla aşar. Buna ek olarak, politik skandallar ve mali suçlar—birçoğu devasa boyutlardadır ve o denli ciddi hukuki ve siyasi sonuçları vardır ki, başka ülkelerde olsa, hükümetlerin çöküşüne ve sanıkların ağır hapis cezası alasına yol açardı –rutin şekilde cezasız kalmaktadır. Alkollü araç sürme, çift yönlü park ve kaldırımlara park etmekten kamuya açık yerlerde sigara içmeye kadar ve genellikle yetkililerin kendilerinin suç ortaklığı ile birlikte, her temel sivil konuda kanunlar, sistematik olarak ihlal edilmektedir.

Bu anlamda, 2009 yılında patlayan Yunanistan'ın egemen borç krizi (o yıl ülkenin bütçe açığının GSYİH'ye oranı 15,4 ), Eylül-Ekim 2008 mali küresel kriz ile patlak vermiş olabilir, ama meydana gelişi uzun bir surede olmuştur. Bu, aslında patlamayı bekleyen saatli bir bombaydı. Yunanistan'da gelir vergisi oranları her zaman çok düşük, vergi kaçırma yaygın olmuştur ve Yunan hükümetleri, 1980'lerin başından bu yana GSYİH'nın yüzde 100'ü üzerinde sürekli bir kamu borcu ve bütçe açıkları üretti. Ayrıca, ülkenin mali açıkları, bazen AB yetkililerinin işbirliği ile sunulan hazır istatistiklerin sistematik kullanımı nedeniyle, dünyanın gözünden bu kadar uzun bir sure uzak kaldı. Hatta, ümit verici bir ekonomik görünüm sunmak amacıyla Yunanistan'ın euro bölgesine girişi için temel bütçe istatistikleri manipüle edilmişti.

En azından son 20 yıldır Yunanistan'ın büyük mali açıklar vermesi, aslında hikayenin sadece bir kısmıdır. Diğer kısmı, ekonominin kendi doğasıdır. Yunanistan ağırlıklı olarak sadece hizmet odaklı bir ekonomiye sahiptir (büyük ölçüde turizm ve tarıma dayalı) ama bu ekonomi aynı zamanda son derece verimsizdir. İç ekonomisi,  ülkenin zenginliğini toplu olarak elde tutan ve iç siyasi elit ile ittifak içindeki büyük tekeller ve zengin bireylerin oluşturduğu bir oligarşik yapı tarafından kontrol edilmekte, aynı şekilde medya control edilmekte ve siyasi ve ekonomik gündem belirlenmektedir. İç ekonominin temel yetersizlikleri, ülkenin ciddi uluslararası ekonomik ilişkilerinde engel teşkil etmektedir. Gerçekten de, Yunan ekonomisi o kadar iç karartıcı durumda ki ikinci kurtarma paketinin sağladığı % 20 oranında yeni yapılanma bile sorunların çözümüne hizmet eder görünmemektedir.

2007 yılında sona eren on yıl içinde, Yunanistan GSYİH yaklaşık yılda yüzde 4 oranında büyümüştür, ancak şimdi herkes bu büyümenin, hemen hemen tamamen ağır devlet borçlanması ve tarihsel yüksek düzeylerde özel borçlanma ile tüketici harcamalarına bağlı olduğunu kabul eder. Tek kelime ile son on yılda Yunanistan'ın ekonomik kalkınması bir balon ekonomisine dayanmaktadır.

Bütün bunları belirtmiş olmakla birlikte neoliberal küresel krizin önemini tümden küçümsememek gerekir, çünkü özellikle Yunanistan, yaklaşık on yıl boyunca Avrupa ekonomisinin neoliberal çerçevesi içine tamamen dahil olmuştur. Küresel neoliberal kapitalizm, gelişmiş dünyanın büyük bir kısmını, daha önce görülmemiş büyüklükte bir krizin içine düşürmüştür, milyonlarca insanın acı çekmesine ve sefalete yol açmıştır. Ekonomik güvensizlik, kitlesel işsizlik, azalan ücretler, yoksulluk, sosyal marjinalleşme, suç, korku, ve sosyal ayrışma artık birçok gelişmiş toplumda tanımlanan özellikler oldu. Büyük ölçüde spekülatif mali faaliyetler ve ücretlerin düşürülmesi üzerine odaklanmış büyüme ile, pek çok gelişmiş kapitalist toplumda zenginliğin eşitsiz dağıtımı, zengin ve fakir uluslar arasındaki sosyal ve tarihsel sınırları tamamen çökertmiştir. Zenginlik ve yoksulluk, az gelişmiş dünyada olduğu gibi, gelişmiş toplumlarda birçok şehirde yanyana var olmaktadır.

Kendi kuralları içerisindeki piyasaların, büyümenin maksimizasyonu ve gelişmenin en iyi yolu olduğu inancı, toplumsal hizmetleri sunarken bireyleri birer vatandaş olarak değil de birer tüketici gibi algılayan inanış, yani neoliberal dogma, çağımızın en tehlikeli ideolojisidir. Aslında neo-liberalizm, savaş sonrası ekonomik ve sosyal haklar alanında karşı devrimi temsil etmektedir, ve zenginin, şirketlerin ve çağdaş kapitalizmin dominant formu olan finans kapitalin çıkarları ile bağlanmaktadır.

Neoliberalizm yönetimi altında siyaset, gücünü zengin elit ve finansal piyasalar ve kurumlara teslim etti. Devlet, kamu alanında karmaşık müdahale ve arabuluculuk yollarını kullanarak, rakip sosyal güçler arasındaki büyük ölçekli sürtüşme konularını dengelemek için çabalamaktadır. Kapitalist ekonomik ve sosyal ilişkilerin istikrarlı bir şekilde yeniden üretimini sağlama çabası içerisinde olan devlet, insan hayatına olan maliyetin kaygısını taşımadan, küresel neoliberal projenin politikalarını yürütme aracı haline getirilmiştir.

Neoliberalizm, çalışma kurallarının serbestleştirilmesine, devlet varlıklarının özelleştirilmesine, sosyal programlar, halk eğitimi, ve halk sağlığı bütçelerinin kesintilerine izin vermiştir. Zenginlerin, gayrimenkullerin,  bankaların ve finansal işlemlerin keskin vergi kesintileri korunmuştur. Neoliberalizm, ceza devletini güçlendirmek için çalışmıştır. Yoksulluğun cezalandırılmasına ve kamusal alanın çöküşüne karşı direnen birçok toplumsal hareketin cezalandırılmasına destek vermiştir.

 Bir bütün olarak Avrupa, küresel neo-liberal ekonomi politikalarının son kurbanıdır. Eylül-Ekim 2008 yılında zirveye ulaşan küresel finansal kriz, küresel bir istihdam krizi haline gelmiştir. Bu kriz, sosyal piyasa ekonomisinin son kalıntılarını söküp, işçilerin temel sosyal haklarının imhasını tamamlamakla tehdit ederek Avrupa'yı yuttu.

Avrupa'nın, küresel neo-liberal projeyi sahiplenme ve güçlendirme niyetini tümüyle dile getirdiği Maastricht Antlaşması'ndan bu yana, sosyal refahın teminatındaki erozyon devam etmiştir ve sosyal demokrasinin tam sökülmesi yolunda sadece popüler direniş ayakta kalmıştır. Şimdi, küresel kriz tüm Avrupa'da yayılmış ve AB genelinde tek para birimi olan euronun tüm kusurlarını öne çıkararak, mali sorunlar ve egemen borç, baskı unsurları olarak ortaya çıkmıştır. Mali disiplin ve ciddi tasarruf önlemleri, küresel finansal piyasalarını uysallaştırmak ve Avrupa bankacılık sistemine istikrar sağlamak amacıyla uygulanmaktadır.

İflasın ve euro-çevresine yayılmasının önlenmesi için dev bir kurtarma paketi almış olan Yunanistan AB ve IMF komutasındadır ve benzeri görülmemiş sert kemer sıkma önlemlerine tabi hale gelmiştir. Ancak, Portekiz, İspanya, İtalya, Fransa, ve İngiltere'de de derin bütçe kesintileri ile Avrupa' nın kemer sıkma kulübüne katılmıştır.  Letonya ve Romanya da AB / IMF gözetimindedir ve aldıkları kurtarma krediler için şok terapi tedavilere maruz kalmışlardır.

Avrupa'da yayılan mali kemer sıkma dalgası, Yunan borç krizi sonrası Avrupa hükümetlerinin pazarın reaksiyonları ile ilgili endişelerinin bir yansımasıdır ve esasen temelde Avrupa'nın neo-liberal dogmaya sıkı sıkıya bağlılığının tezahürü olup, AB liderlerinin küresel neo-liberal ekonomi bağlamında, finans için alternatif bir politika çerçevesi oluşturmaktaki  isteksizliklerini veya yetersizliklerini ifade etmektedir.

Yunanistan, Portekiz ve İspanya "sosyal demokrat" hükümetleri, ilerici bir gündemin uygulanması görev ile iktidara geldi, ancak piyasa baskıları ve AB ile IMF'nin doğrudan emirleri karşısında hızla geri adım atarak, ilerici reform ajanları olma bahanesi ile, köklü sosyal programları ve sosyal hakları geri alma yoluyla emekçi halkın yaşam standardını önemli ölçüde azaltan benzeri görülmemiş indirimleri ve kemer sıkma önlemleri empoze etmeye başladılar. Programlarına bakıldığında artık Güney Avrupa'nın "sosyal demokrat" partilerini neo-liberal partilerden ayıran bir fark yoktur.

Yunanistan örneği, sosyal demokrat partilerin, küresel neo-liberalizm çağında ne kadar politik fırsatçı hale geldiklerinin en çarpıcı örneğidir. 2009 seçim kampanyası sırasında, Yorgo Papandreu liderliğindeki Yunanistan sosyalist parti PASOK, yeni bir siyasetin temeli olarak "katılımcı demokrasi" modeli önermişti. Merkez-sağ siyasi partisi Yeni Demokrasi'nin (2004 yılından bu yana iktidarda olduğu) iddialarını reddederek, yatırımların son derece sorumsuz yapıldığını, büyük açıkların ve devlet fonlarının eksikliğinin,  kamu harcamaları ile herhangi bir ilgisi olmadığını soyleyerek sağcı politikaların terk edileceğine dair sozler verdi. Daha da kötüsü, Papandreu (İkinci Enternasyonal lideri), seçmenlerine "etrafta bol para " olduğunu ve başbakan olarak seçilmesi durumunda, hükümetinin tıpkı bankaları kurtarmak için bulunduğu gibi, halka da para bulmak için "siyasi irade" göstereceğini ilan etti. Papandreu, Ekim 2009'de ulusal seçimleri kazanmak için, bu taktiği her şekilde devam ettirdi.

Ancak, Papandreu'nun yeni başbakan olarak yaptığı ilk eylem, IMF'nin Yunanistan'a dönmesi için zemin hazırlamak oldu. Daha sonra ise şimdiye kadar herhangi bir Avrupa hükümeti tarafından alınan en sert önlemleri alarak, keskin net ücret kesintileri, katma değer vergilerinde yüksek artışlar, emeklilik indirimleri, sosyal programlar içinde kesintiler, şirketlerin aylık yasal maksimum sayıda işçi çıkarma sayısında artışlar, aşırı emeklilik reformları, devlet varlıklarının özelleştirilmesi ve zenginler ile bankalar için vergi indirimleri uyguladı. AB / IMF şart ve koşullarını hiç mücadele etmeden, anlaşmanın yüksek faizine rağmen (anlaşma yüzde 5 faiz ile yapıldı, Almanya çok daha düşük faizle ödünç alıyordu) ilk kurtarma paketini (110 milyar avro değerinde) kabul etti, Yunan halkını ikna etmek için sabır göstermek (ve kendisinin yaptığı gibi!) "vatanseverlik görevi" sergilemek gerektiğini söyledi, kriz 2011'in ortalarında sona ermiş olurdu. Tabii ki olanlar her ekonomistin en başından beri tahmin ettiği ve uyardığı şekilde gerçekleşti: ekonomi daha keskin bir biçimde kötüye gitti (2010 yılında GSYİH yüzde 4,5 oranında küçüldü ve tekrar 2011 yılında yüzde 4 oranında daha gerilemesi beklenmektedir, aslında 2011 yılının ikinci çeyreğinde GSYİH yüzde 7,3 düştü), işsizlik felaket seviyelere ulaştı (daha önceden yüzde 16 oranını aştı, ancak tüm analistler yüzde 20'ye yakın olduğunu tahmin etmektedir) ve borç arttı. Tüm bunlar yeterli değildi ve Papandreu'nun yapmadığı şeyler ise, yolsuzlukla mücadele yada zenginler ve büyük işletmelerin yaklaşık 42 milyar euro olan vergi borçlarının peşine düşmemesi oldu.  Ne de, İsviçre banka hesaplarında, Yunan vergi kaçakçılarının sakladığı yaklaşık 600 milyar euro'nun peşine düşmek ve İsviçre hükümeti ile işbirliği için herhangi bir isteklilik göstermiştir. Onun hükümeti devlet harcamalarını kısmadı ve hatta kazanılmış hakları kırptı. Yunan siyasi sınıfı ise, kriz kendisi için geçerli değilmiş gibi hareket ederek, bu süreçte emekçi nüfus ve emeklilere her zamankinden daha ağır bir yükü empoze etmektedir.

Papandreu'nun popülerlik oranı şu anda yüzde 20, bu da son 20-30 yıldır görevde kalan herhangi bir Yunan başbakanı için tüm zamanların en düşük oranıdır ve muhtemelen ülkedeki en hor görülen halk figürüdür. Şu anda Papandreu hükümetinin giriştiği ana görev ise, eski Doğu Almanya tarafından özelleştirmede uygulanan model ile devletin bütün varlıklarının satışıdır. Gerçekten de, Avrupa Birliği ve IMF'nin doğrudan komutası altındaki devlet politikası, en uygun bir şekilde birkaç kelime ile özetlenebilir: "Yunanistan: Satışa Çıkarılmış Bir Millet"

Yunanistan'ın borç krizinde Papandreu'nun duruşu, neoliberal proje ve AB çıkarları arasındaki simbiyotik  ilişkiye (ortaklaşmaya) ışık tıtmaktadır. Avrupa Birliğinin korkunç bir ekonomik deney olduğu kanıtlanmıştır, bunun en büyük nedeni neo-liberal ekonomik dogmaya sabit fikirlilikle bağlı olunması ve demokratik değerlerin ve kurumların alay konusu yapılmış olmasıdır. Bu, Avrupa vatandaşları arasında genel hayal kırıklığının yayılmasına neden olmuştur. Yoksulluk, işsizlik, eşitsizlik, durgun ücret ve kötüleşen yaşam standartları, Brüksel'de oluşturulan politikaların damgası haline gelmektedir. Savaş sonrası Avrupa'sının en büyük krizinin ortasında, Avrupa Merkez Bankası, enflasyonla mücadeleyi kendi özel yasal görevi addederek, finansal sistemin birincil çıkarlarını güvenceye almak için büyüme, refah, tam istihdam ve sosyal hakları feda etmektedir.

 Avrupa' nın tamamen benimsediği neoliberal küresel kapitalizm, son derece yıkıcı bir sosyo-ekonomik düzeni temsil eder. Dünyada toplumlarında milyonlarca insan, küresel kumarhane ekonomisinin fonksiyonları ve işlemleri ile perişan edilmiştir. Yunanistan'a gelince, ülke, kendi iç siyasi, sosyal ve kültürel özellikleri nedeniyle iflas etmiştir, çünkü mali bir birlik olmadan ülke, tek para biriminin yarattığı sorunlar için hazır değildi. Şimdi, euro bölgesi ekonomisinin "zayıf halka" sı olarak Yunanistan, ekonomik ve muhtemelen ulusal kurtuluşu için uzun bir mücadelenin içerisindedir. Bu çok derin şiddette bir krizdir. Bu krizin daha büyük etkileri de olabilir. Antonio Gramsci'nin bir zamanlar dediği gibi, "Eski öldü, ama yeni henüz doğmamıştır." Zamanı gelince, diğer euro bölgesi ülkelerinde de benzer gelişmeleri görebilirsiniz. Avrupa küresel neoliberalizmin son kalesi haline gelirken, bizim görevimiz köklü bir toplumsal değişim için gereken koşulları yerine getirmektir—fakirleştiren rekabetçi uluslararası pazarların düzenine isyan etmek, ve daha insanca bir düzen yaratmak için gişimde bulunmak.

İkinci Yunan "kurtarma paketi" (2011 yılında Temmuz ayı sonlarında, Avrupa Birliği Zirvesi'nde ortaya kondu ama şu anda "teknik" ve politik nedenlerden dolayı beklemeye alındı) ilk mali plan kadar kusurludur. Bu plan zaten sürmekte olan yapısal uyum programını yoğunlaştıracak ve Yunanistan'ın kıt refah sisteminde ne kaldıysa sökecektir. (Not edelim; Yunanistan, zaten dünyanın en eşitsiz toplumlar arasında yer alıyor, nüfusun yüzde 20'den fazlası yoksulluk sınırının altında yaşıyor ve sosyal hizmetler gelişmiş bir ülkeden çok gelişmemiş bir ülkeye benziyor). İkincisi, bu plan Yunanistan'ın iflas etmiş olduğunu bildirir, fakat geçici bir iyileşme olarak piyasalar tarafından tedavi olacağını umut ettiğini kabul eder! Borç sorununu uzak bir geleceğe erteler ve "yeni Marshall Planı" çizgisinde bir kalkınma programının bazı muğlak vaatlerin yapar . İkinci öneri ("yeni Marshall Planı") AB liderliğinin, krizin başından itibaren kullandığı boş bir retorik türünün tipik bir örneğidir ve birinin bu fikre herhangi bir değer vermesi naif bir tutum olurdu. Son olarak, geçenlerde Eurogroup Başkanı Jean-Claude Juncker'in, Alman Focus dergisi için yapılan bir röportajda söylediği gibi, bu plan üzerinden "Yunanistan'ın egemenliği tamamen sınırlandırılacaktır."

Yunan borç krizine AB'nin son tepkisi kötü bir tiyatro oyununun devamıdır, hem de Yunanistan ve euro bölgesinin bir bütün olarak oldukça pahalıya ödeyebileceği birşeydir bu. İlk olarak, Yunan borç draması  Yunanistan'ın kendisi için bile nadirolan bir kamu reaksiyonunu ateşledi. İnsanların gazabı sadece tasarruf tedbirlerine karşı değil, aynı zamanda siyasi kurumlaşmaya da yöneliktir. Yunanistan'da, şimdi hemen hemen herkes iç siyasi sınıfın iyice yozlaşmış ve son derece sorumsuz, ama aynı zamanda çileden çıkaracak kadar beceriksiz, korkunç cahil ve son derece yeteneksiz olduğunu sonunda fark etmiş görünüyor. Tam bir hayal kırıklığının belirtilerini sergileyen vatandaşlar bakanlar ve meclis üyelerine güpegündüz fiziksel olarak saldırıyor ve parlamentonun dışında rutin olarak kitlesel gösteriler düzenleyerek içerideki seçilmiş yetkililere "Hırsızlar!" ve "Vatan hainleri!" diye bağırıyor. Parlamenter yönetim sistemi hakkında ne düşündüklerine gelince, aşağıdaki popüler slogan, kamunun duyguları hakkında doğru bir fikir verir: "Parlamentoyu yakıp yıkın, orası bir genelev."

Aynı vatandaşlar, büyük ölçüde klientelist beklentiler temelinde oy vererek Yunanistan'da iki büyük siyasi partiye siyasal iktidar tekelini koruma izni vermiş olsa bile, bu vatandaşların yolsuzluklara, sert kemer sıkma önlemlerine ve politik beceriksizliğe olan öfkesi kesinlikle haklıdır. Daha önce de belirtildiği gibi, ortak ‘iyi' temelde bir kültürün ve sivil erdemin ortaya çıkmayışının sorumluluğu kesin ve net olarak siyasi düzene, medya ve aydın sınıflarına aittir.

Yunanistan'da ilerici bir değişim için umutlar neredeyse yok olmuştur. Sol, son birkaç ay içinde biraz popüler destek kazanmış olsa bile, eski moda fractionalist zihniyetinin ve işçi sınıfı hareketi üzerinde hegemonik liderlik için tehlikeli entrikaların içine hapsolmuştur.  Aynı zamanda programlı bir değişim için açık bir vizyondan yoksundur ve kendisini anti-kapitalist söylem ile sınırlandırmaktadır. (Aşırı sağ da güç kazanmaktadır ancak toplumsal huzursuzluğu tahrik etmekten çok, gelecek hükümet koalisyonunun bir parçası olmaya heveslenmiştir). Bu noktada, seçmenlerin büyük bloğu, geleneksel anlamdaki politikalardan bıkmış, siyasetten bıkmış, kızgın ve hayal kırıklığına uğramış vatandaşlarda meydana geliyor. Bu segmentteki vatandaşların, yakın gelecekte dikkate alınması gereken toplumsal bir güce dönüşüp dönüşmeyeceği bilinmez ancak katılımcıların çok geniş ve farklı bir arka plandan geldiği düşünülürse bunun olma şansı azdır.

Genel olarak Yunanistan'ın ve muhtemelen de Euro bölgesi çevresinin geleceği oldukça ümitsizdir.  Almanya ve kuzey AB ülkeleri, Avrupa borç krizi ile sıkı kararlı bir şekilde uğraşma konusunda çok açık bir isteksizlik göstermiştir (Kuzey Avrupa ülkeleri vatandaşları, Avrupa projesini, AB üyesi güney ülkelere gore daha az desteklemektedir). Sonuç olarak, İspanya ve İtalya zaten tahvil uyanıkları için bir hedef haline gelmiştir, Fransa ve Belçika gibi ülkeler de kesinlikle sırada olacaktır. Ama eğer İspanya ve İtalya iflas belirtileri göstermeye başlarsa oyunun herhangi bir ekstrası olmayacaktır. Yunanistan'ın aksine, bu ekonomiler kurtarılamayacak kadar büyük boyutludur. Bu noktada, parti (eğlence) tümden biter ve birçok AB üyesi ülke, kendi ulusal para birimlerine geri dönmek zorunda kalabilir. Bu çok üzücü olurdu, ama AB kurumlarının, neo-liberal projenin kaleleri haline geldiğini ve Avrupa projesinin, korkunç bir distopi (organ anomalisi) kabusuna döndüğünü görmezden gelemeyiz.

 C.J. Polychroniou, Yunanistan ve ABD'de üniversitelerde öğretim üyeliği yapmıştır ve çağdaş küresel, siyasi, ekonomik ve sosyal konularda sık sık yazan bir gazeteci ve yazardır.

 * Çeviren: Aygül Balaban 

(Bu yazının Alındığı yer: http://www.muhalefet.org/yazi-avrupa-ve-yunan-krizi-uzerine-c-j-polychroniou-0-143.aspx )