TÜRKİYE SOLUNUN İDEOLOJİK TEORİK TEMELLERİ
Oğuzhan Müftüoğlu, Oral Çalışlar, Aydın Çubukçu, Ertuğrul Kürkçü, Mahir Sayın

I.BÖLÜM
68'İN İZLERİ

  “30 Yıldır Neden Anlaşamadığımızı Anlatıyoruz”

Oğuzhan Müftüoğlu  

Merhaba Arkadaşlar, hoş geldiniz.

Televizyon dizilerinde son dönemlerde geçmişi anlatan programlar yayınlanıyor, geçmişi anlatmak moda oldu. Biz de sanki o dizilerden çıkıp grlmiş gibi dizildik karşınıza. Geçenlerde o dizilerden birini izliyorum, küçük bir kız var sevgilisi ona Polintzher'in Felsefenin Başlangıç İlkeleri'kitabını veriyor. Daha sonra başka siyasetten bir arkadaşı da Felsefenin Temel İlkeleri kitabını veriyor. Kız şaşırıyor ve diyor ki, ‘bunlar hep aynı kitapları okuyorlar ama, neden anlaşamıyorlar ?' Şimdi biz de işte 30 yıldır neden anlaşamadığımızı anlatmaya çalışacağız.

Sağımda Aydın Çubukçu ve Oral Çalışlar var. Aydınla uzun zamandır birbirimizi görememiştik, onunla çoğu zaman anlaşıyoruz, Oral Çalışlar ile ise eskiden beri hiç anlaşamayız. Solumda Ertuğrul Kürkçü ve Mahir Sayın var. Ertuğrul'la hayatımız hani bir dargın bir barışık derler ya öyle geçmiştir. Mahir Sayın önceleri anlaştığımız sonra anlaşamadığımız bir arkadaşımızdır. Biliyorsunuz bende kimseyle anlaşamıyorum. Bana dediler ki sen moderatörsün sen konuşmayacaksın. Öyle bildiğiniz moderatörlerden olmayacağım, ben de konuşacağım. Kavga ederlerse ayırırım diye ortaya oturdum böyle.

*
Mihri Belli bir mesaj göndermiş.Biz bu sempozyumu düzenlerken onu da davet etmeyi düşündük Çünkü bütün kavgalarımızın ana sebeplerinden bir tanesi o. Ama baş edemeyiz diye düşündük.Yaşı da epeyce bir ilerledi. Fazlada itiraz edemeyiz toplantıdan hayır gelmez diyerek kendisini ileride ayrıca tek başına bir söyleşiye davet etmeye karar verdik.

Mihri Belli bize sitemlerini ileten bir metin yollamış, kendisini davet etmediğimiz için.

Başlamadan önce Mihri Belli'den gelen mesajı sizlere paylaşmak istiyorum.

“Türkiye'de 60'lı yılların son şahlanışını gerçekleştiren Dev-Genç'in arkasındaki teorik ve pratik birikimin arkasındakinin 50 yıllık komünist geleneğin olduğunu unutmamak, Şevkilerin, Nurhanların, Veysilerin, Sevinçlerin hakkını yememek gerekir. Tarihi kendisiyle başlatma hevesinde olanlar oldu. Umarım ki bu gibi hastalıklar artık son bulur. 70'li yıllarda Türkiye solu kuşaklar olarak bölünmüştü. Bu nedenle de yatay olarak olabildiğince bölündü. Bu nedenle 60'lı yılların tersine inisiyatif düşmanın eline geçti. Ve büyük bir yenilgiyle karşı karşıya kaldık. Ben bu kuşaklar arsı bölünmenin daha sonra da net olarak ÖDP'de de gördüm. 60'lı yıllardaki en büyük hatamız devlet yani kontgerilla gençleri tek tek öldürmeye başladığında buna karşı zamanında merkezi savunma örgütü kuramamak, savunmayı perakendeye bırakmaktı. Proleter devrimci kurultayda kurmaya çalıştığımız parti hemen kapatılacak, illegal olmasa da legal bir parti geleneği bırakacak bir işti. Eski tüfekler bu gençlerin ağzına bakmaz, bu gençlerin ağzında bakla ıslanmaz bunlarla gizli iş olmaz diyorlardı.Bu kurultayı oradaki bazı arkadaşlar kavrayamamışlardı.Birde sosyalist merkezlerden bağımsız siyasi tavrın yani Ho Shi Minh tarzı yani Türkiye'ye Sovyetlerin TKP'yi bölme dış TKP'yi kurmaya karar vermesini de unutmamak lazım.

Mihri Belli”

Mihri ağabey mektubunu, “Artık, orta yaşı biraz geçen Dev-Genç'lilere kolay gelsin. Türkiye solunun yanlış temel üzerinde bölünmüşlüğüne bir son verin de gençliğinizdeki kitlesel devrimci eylemliliğiniz emekçi kitlelere önderlik etsin. Kolay gelsin” diye bitirmiş.

Kendisine teşekkür ediyoruz.

Konumuz Türkiye solunun ideolojik-teorik temelleriydi.Böyle bir başlık var.Biz bir saat önce bir araya geldik. Ne konuşabiliriz diye bir tartışmaya çalıştık. Hep birlikte bunun içinden kolay çıkamayacağımıza karar verdik. Bakarsanız bugün, bizim içerisinde yaşadığımız aşağı yukarı 50 yıllık tarihi süreçte büyük bedeller ödenerek gelişen Türkiye solu bu gün adete Türkiye siyaset sahnesinden silinmiş durumda.

Her birimizin ayrı fikirleri ayrı etkinlikleri var. Ama solun Türkiye'deki gelişmeler karşısında ciddi bir etmen olarak kendini ortaya koyamaması en acı ve en somut gerçeğimiz. Bunda en önemli faktörün son 20-25 yıldır dünya sosyalist hareketinin içinde ve emperyalist kamptaki gelişmelerin rol oynadığını söylemek mümkün. Sosyalist kampın dağılıp yok olduğu bir dönemde emperyalizm küreselleşme çağı adı altında yeni bir döneme geçti. Bu süreç dünyadaki bütün ülkelerdeki sol hareketleri derinden etkiliyor.
Burada bulunan arkadaşlarla 60-70'li yıllarda farklı yerlerdeydik. Bir kısmıyla ayrı bir kısmıyla beraberdik. 80'e kadar ki dönemde ise ayrı yerlerde mücadele ettik. Ama esas olarak devrimci mücadelenin taktik meselelerinde farklı düşünmekle beraber, sol denilen şeyde aynı düşünüyorduk, en azından temel konular konusunda. 60'lı yıllarda bütün sol hareketlerin anti-emperyalizm, bağımsızlık temel çıkış noktalarından biriydi. Sosyalizm denildiğinde evet farklı farklı sosyalizm yorumları da olabiliyordu. Sovyetler Birliğinde sosyalizm var mıydı yok muydu geri dönüş mümkün mü değil mi bunlar konusunda farklı düşüncelerimiz vardı ama sosyalizmin evrensel ilkeleri konusundaki anlayışlarımız çok farklı değildi..

Bugün sol olarak kendisini ifade edenler arasında çok güçlü bir ideolojik-teorik savrulmanın, dağılmanın yaşandığını görmekteyiz. Sol bir tarafta anti emperyalizmi MHP çizgisinde bir milliyetçiliğe indirgeyen görüşlerin etkisi altında, diğer tarafta da neo-liberal dalganın sonucu olarak Türkiye'deki küresel kapitalizme entegrasyonu olumlayan liberal görüşlerin etkisine girdi. Diğerinin aksine bağımsızlık ve anti-emperyalizm kavramlarını bütünüyle gereksiz bulup, küreselleşme çağında bağımsızlık fikrinden bahsetmenin mümkün olmadığını ve batıyla bütünleşmenin Türkiye'nin daha yararına olduğunu düşünen görüşler sol içerisinde yaygınlık kazandı.

Biz bu toplantıyı bu ideolojik ve fikri dağılmanın üzerinde yoğunlaştırmak istiyoruz. 60'lı yıllarda solun ideolojik ayrışmalara varan görüşler nelerdi, hangi noktalarda farklılıklar vardı, çıkış noktalarımız neydi birinci bölümde bu konular üzerine konuşacağız. İkinci bölümde de bu sorunlara nasıl bakıyoruz, solun Türkiye'deki somut gelişmeler karşısında ne düşünüyoruz bu konularda arkadaşlarımız düşüncelerini ifade edecekler.

Ben ilk sözü Oral Çalışlar'a vereceğim. Biliyorsunuz Oral Çalışlar 60'lı yıllarda solun ilk ayrışmalarında Aydınlık Sosyalist Dergisi çevresindeydi. Daha sonraki dönemde de Proleter Devrimci Aydınlık diye bilinen Doğu Perinçek çevresiyle beraber davrandı. Bazen bana sorarlar eskiden de Doğu böyle miydi diye bize onu anlatacak Oral şimdi.

Söz Oralın.

“68, Sosyalizmin İlk Kez Kamuoyu Önüne Meşru Çıkışıdır”
Oral Çalışlar

Oğuzhan'a teşekkür ediyorum. Aslında içeride ilk olarak kim konuşsun diye içeride sohbet ederken, ilk sen konuş dediler. Anlaşılan hepsi birlikte üzerime gelecekler, çünkü geleneksel Dev-Genç kongrelerinde biz konuşmak için söz istediğimizde sözlerimiz kesilir, Aydınlıkçılar konuşmasın diye kavga başlardı. Bütün gruplar kendi aralarındaki ayrılıkları bir kenara bırakır Aydınlık'la dövüşmeyi esas alırlardı. Gene böyle bir niyet mi var diye düşünüyorum şimdi de.

Şimdi ben en son ne zaman bir aradaydık diye düşündüm. 19 Mayıs 1969 günü Dev-Genç mitingi oldu. O mitingden sonra Mihri Belli bizi bir yere toplantıya çağırdı. Mihri Belli'nin bizi çağırdığı ev annesinin Kızılay Çelikkale sokaktaki eviydi. Miting sonrası, daha sonra Türkiye solunun çeşitli fraksiyonlarının başına geçecek olan değişik isimler bir araya geldik. Orada, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, Gülten Çayan, Mustafa Gürkan, Cengiz Çandar ve Doğu Perinçek vardı. O toplantı sonuç olarak oradaki görüşmemiz bizim son görüşmemiz gibi bir şey oldu. Çünkü o gün o evde artık anlaşamayacağımızı herkesin farklı bir yerlere gitmesi gerektiğini anlamıştık. Hatta çıkarken Deniz, ‘tamam kardeşim bitti bu iş' diye bir şeyler söylemişti.

O akşamdan sonra Doğu Perinçek, Gün Zileli, Cengiz Çandar ve ben Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Parti'sini kurduk. Muhtemelen THKO, THKP-C gibi hareketlerin kurulması fikri de o günden sonra gelişti. Aradan yaklaşık 40 yıl geçmiş, bu kırk yılı aramızdaki farklılıklar nelerdir, birleşebilir miyiz diye tartışmalarla geçirdik. Bu süreç boyunca birçok arkadaşımızı yitirdik. Sonuçta 2 tane askeri darbeyle karşı karşıya geldik.Bu askeri darbeler Türkiye soluna çok ağır eziyetler çektirdi. Ve sonuçta bugüne geldik.

O günlerde yaşlarımız 20'lerdeydi, şimdilerde 60'larda dolanıyor.Ben bizim kuşak aslında tarih oldu diye düşünüyorum. Bir parça gerçekçi olmak gerekir. Yani artık devrimcilikten soldan yana bir şey olacaksa bizim kuşağın buna ancak fikri katkıları olabilir. Onun dışında devrimci mücadeleyi örgütleyecek onu harekete geçirtebilecek yaşı geçtiğimizi düşünüyorum. Şimdi Deniz Baykal'lara bakarak artık gençlerin bunları yapması gerektiğini düşündüğümüz şeyin bizim içinde geçerli olduğunu düşünüyorum.Ama nedir bunun şartlarını onu da bilmiyorum.

Ben bu bölümde, 68'de neler oldu, biz ne yaptık, nasıl bir duruşa sahiptik, 68'in üstünlükleri ve zaafları nelerdi onları konuşacağım. 68'e baktığımızda solun uzun yıllar dışlanmış, TKP'ye bakın illegal olarak kalmış hiçbir toplumsal güç elde edememiş, işçi örgütlüğü yaratamamıştır. 68 ve sonrası Türkiye sosyalist hareketinin kamuoyuna ilk defa meşru olarak çıkması olayıdır. İşçiler, emekçiler gibi ifadeler ilk defa Türkiye kamuoyunun karşısına 68'de geldi.Ve gerçekten de büyük bir umutla doğdu. Ben 1965 seçimlerini hatırlıyorum. 65 seçimlerinde Türkiye İşçi Partisi'nin 15 milletvekili çıkarmasının ardından, artık sosyalist hareketin ülkenin her yanına yayılacağı konusunda bir umut taşımaya başlamıştık. Ama bu ruh hali çok uzun sürmedi.1965'lere geldiğimizde sol içi kavgalar ayrışmalar tartışmalar başladı.1966 yılında özellikle TİP'in Malatya Kongresi bu süreç içerisinde bir dönemeçtir. Orada ilk defa farklı fikirler önergeler verildi ve ihraçlar söz konusu oldu. Ayrışma noktası da 68 Çekoslovakya işgalidir.

Çekoslovakya işgali Türkiye solunda büyük bir sarsıntı yarattı.Çünkü o güne kadar sosyalist olarak bilinen bir ülke başka bir sosyalist ülkeyi, sosyalizmden sapıyor diye, kanlı bir şekilde işgal etti. Orada büyük bir hayal kırıklığı yaşandı.

O dönem ben Devrimci Öğrenci Birliği (DÖB) içerisinde Deniz Gezmiş ile birlikteydim. Düşüncelerimiz, içerisinde milliyetçilik barındıran anti-emperyalizm etrafında şekilleniyordu. Çekoslovakya işgalinin ardında, Sovyet Büyükelçiliği'nin önüne giderek siyah çelenk bıraktık.

Bu eylemin ardından, TKP'nin önderlerinden Reşat Fuat'ın cenazesi nedeniyle, içerisinde Doğu Perinçek, Uluç Gürkan ve Cengiz Çandar'ın bulunduğu, bir grup arkadaş İstanbul'a gelmişti. Daha o zaman Aydınlıkçı falanda değilim. Onlarla beraber bu Çekoslovakya meselesini yeniden konuştuk. Orada, sosyalizme ihanet eden bir gruba müdahale edildi, şeklindeki fikirleri savunan arkadaşlar oldu. Bu benim açımdan bir kırılma noktası oldu.

Sonra 68 Haziran işgalleri başladı. İşgallerin başlamasıyla beraber solcular, sosyalistler kitleleri ilk defa üniversitelilerin önderlik edebilecek bir pozisyonda olduklarını fark ettiler. 68'de ben İstanbul'daydım. O dönemin ateşleyici olaylarından birisi Deniz'lerin İÜ TIP Fakültesini işgal etmeleridir.

İşgal, başlarken aslında çok planlı çok tasarlanmış kararlaştırılmış bir işgal de değildi. Kendiliğinden gelişen, Deniz'in ataklığı ile sonuçlanan bir işgal oldu. İşgal başladı ve bu işgal tüm İstanbul okullarına yayıldı.Yani o dönem sağcılarla ülkücülerle çatışmalarda başladı ve biz bu çatışmalardan da üstün çıktık. 68 Haziran işgalleri üniversite gençliği açısından bir dönüm noktası olmuştur. Yavaş yavaş İstanbul ve diğer Anadolu kentlerinde gençler etkin önder güç haline gelmeye başladılar. Bu aynı zamanda TİP'ten kopuş anlamına da gelecekti.

69 yılı Türkiye solunda ayrılıkların ayrılıkları dönemidir. 69'un Aralık ayıydı Aydınlık Sosyalist dergi çıktı ve grup ikiye bölündü. Bir tarafta işte Mahir Çayan, Seyhan Aydoğdu, Vahap Aydoğdu, Mihri Belli, Münir Aktolga vardı. Diğer tarafta da biz Aydınlıkçılar daha sonrada PDA diye anılan grup vardı.

Bu bölünme neydi her geçen zamanda yeniden düşünüyorum, düşündüklerimi gözden geçiriyorum. 1988 yılında yazdığım 68 kitabını okuduğum zaman daha sonra okuduğumda bazı şeyleri daha net gördüm. Cezaevinde anılarımı yazarken eski Aydınlıkçı havamda değildim, daha nesnel davranmaya dikkat ettim. Ama aradan geçen bu kadar zaman sonra kitabı yeniden okuduğumda fark ettim ki, o günkü bakışımda yeterli değilmiş.

O döneme bütünsel olarak bakabilmek gerek. Bunu yapmaya çalıştığımda, 60'lı yıllardaki TİP içerisindeki kavgada partinin bürokratik mekanizmayı çok fazla işletmesi ve farklı fikirlere tahammül edemeyen yapısı rol oynamıştır başlangıçta. Ve bu giderek Sosyalist Devrim (SD) ve Milli Demokratik Devrim (MDD) arasında ideolojik bir ayrılığa neden oldu.

MDD daha çok bize eski TKP'den arkadaşların miras bıraktığı bir stratejiydi. 1967 ile birlikte Türk Solu dergisiyle başlamıştı.

Türk Solu dergisinin arkasında Reşat Fuat ve Mihri Belli vardı. MDD gençlik içerisine de, oradan gelişen bir fikir akımı olarak geldi. Ve sonuç olarak TİP'te çok büyük bir parçalanma yaşandı. Şimdi baktığım zaman bizim o dönem ciddi bir bağımsızlık düşüncesi, ABD'nin Vietnamı işgal etmesiyle ortaya çıkan anti-emperyalist bir damar vardı. Bununla beraber ciddi olarak milliyetçilik PDA içerisinde barınıyordu. Milliyetçi düşünceler etkin ve 27 Mayıs tekrar olabilir mi fikri yaygındı. Askerlerle ilişkileri tam olarak ayarlayamadığımız zaafları içerisinde taşıyordu. Gençlik ve MDD içerisinde 27 Mayıs'ın yeniden olmasına dair beklentiler vardı. Zaman zaman mitinglerde ‘Ordu Millet Elele', ‘Ordu Gençlik Elele' türü sloganlar atıyorduk. Mesela, ‘İkinci Kurtuluş Savaşımız' şeklinde, Mustafa Kemal'in başlattığı mücadeleyi devam ettirme biçiminde fikirlerimiz vardı.

Bu işin tali yanımıydı esas yanımıydı bunu tartışmak gerekiyor ama ben MDD hareketinin tamamı içerisinde içindeki farklılıkları da dahil ederek içerisinde milliyetçiliği taşıdığını düşünüyorum. Bugün solu değerlendirirken de, içerisinde taşıdığı zaafların büyük oranda geçmişe dayandığını düşünürüm.

Sosyalist harekete baktığımızda geldiğimiz nokta olumlu değil, neden bu buralara geldik? Oğuzhan'da söylüyor, sol içerisinde milliyetçilik, ulusalcılık çok yaygın bir hale geldi, diye. İşte bunun kökleri bu dönemlere dayanıyor. Kürt sorunu ile ilgili yazdığım bir yazı nedeniyle, bana gelen maillerde, ben Marksist-Leninistim, sen bölücü işbirlikçisin, türünden şeyler yazılıyor.

Oğuzhan Müftüoğlu: Ben bir şey sormak istiyorum. Mihri Belli'den gelen mesajın bir yerinde üzeri karalanmış bir bölüm var, başlangıçta orayı okumadım, ama şöyle bir şey söylüyor; 60'larda Doğu'lar bizden cuntaya yeterince yakın davranmadığımız için ayrıldılar, diyor. PDA hareketi için bu doğru mu buna yanıt ver de öyle bitir...

Oral Çalışlar: Ben böyle bir şey hatırlamıyorum.Ama özel olarak Doğu ile aralarında böyle bir diyalog geçtiyse o başka.O sırada yaptığımız bütün tartışmalar içerisinde bunu metinlerde de görmek mümkün böyle bir tartışma yoktu.

Oğuzhan Müftüoğlu: Peki,ben sizden sonra geldim, o zamanlarda Aydınlık Sosyalist Dergiyi okuyordum, iyide takip ediyordum. Şahin Alpay'ın, işçi sınıfının öncülüğünün objektif-subjektif koşulları yoktur o yüzden askersivil aydın zümre öncülüğünde bir hareket gereklidir diye özetleyebileceğim bir yazısı vardı. Mihri ve Doğu arasında ne oldu bilemiyorum ama bizim aramızda tartışma konusu olan şeylerden bir tanesi buydu.

Oral Çalışlar: Ya şunu söyleyeyim 1967 yılında Türk Solu dergisi çıktığında, 68'de Aydınlık çıktığında aydın askersivil aydın zümre olarak sosyalist hareketin en önemli bir bileşeni olduğu ifade ediliyordu. Bu sırf Aydınlıkçılara özgün bir şey değildi.

Oğuzhan Müftüoğlu: Ama önderlik meselesi...

Oral Çalışlar: Önderlik meselesi olarak o çok tartışıldı eleştirildi ama şunu söyleyeyim, buradan kurtarmaz. Aydınlıkçılar darbeciydi biz değildik diye kurtulamazsınız.

Oğuzhan Müftüoğlu: Birazdan Ertuğrul'a da soracağız darbeci miydiniz diye...

Oral Çalışlar: MDD içerisindeki herkeste 27 Mayıs benzeri bir şey görüşü hakimdi.Mihri Belli'lerde de vardı. Bunu Aydınlıkçılar yapıyordu diye bir şey söylemeyelim. Kitleden kopuştan itibaren bu konu herkeste yaygındı. Ertuğrul'a sor 12 Mart'ta yaptıkları konuşmayı.12 Mart'tan sonra hepimiz 12 Mart'ı anlamakta güçlük çektik. Dev-Genç'te dahil.Türkiye'deki MDD hareketi ciddi olarak darbeciliğin cuntacılığın milliyetçiliğin etkisi altındaydı.Teşekkür ederim...

Oğuzhan Müftüoğlu: Şimdi söz Aydın'da.

“Nedensellik İlişkisi İçerisinde Önceki Olaylar Sonrakini Etkiler”

Aydın Çubukçu: Merhaba arkadaşlar. Öncelikle, 40 sene öncesinin konularını yeniden tartışmaya başlıyormuşuz gibi olmayalım, hoş bir şey değil. Ama bunlar devam eden meseleler. Bir algı yanılmasına yol açmasın. Belki bunları bundan 40 sene sonra da torunlarımız bu konularda tartışmaya devam edecek. Öyle bir kötü durum.

Türkiye'de sol nereden başladı, solculuk denen şey nereden şekillendi bugün ki sorunlar nelerdir dediğimiz zaman, ben bunun Türkiye'de ileri-geri olarak adlandırılabilecek ve solu da şekillendiren bölünmelere dayandığını düşünüyorum. Türkiye'de solun şekillenmesi, fikri temelleri denilince Batı'dan biraz farklı olarak bizde işçi sınıfının ya da Fransız Devrimi ile başlayan sınıf mücadeleleri eksenine oturan bir bölünmeden bahsedebilmek çok mümkün değil. Onların etkisi olmuştur bizde de ama kendi ülkemizin kendi coğrafyamızın temel özellikleri bu gidişatta temel rol oynamıştır. 60'lı yılların solcu gençlerini düşünelim. Bizi solcu olarak tanımlandırır hale getiren üç temel tarihi dönüm noktası olduğunu düşünüyorum. Birincisi Tanzimat Fermanı, İttihat Terakki'den gelen görüşler gelenekler; ikincisi milli kurtuluş savaşında oluşan bir takım etkiler ve orada komünistlerin takındığı tavır ve komünistlerin milli kurtuluş savaşına getirdiği yorumlar; üçüncüsü de 27 Mayıs.

Ben şahsen kendimin nelerden etkilendiğimi düşündüğümde ve bu genel bir çerçeveye oturtmaya çalıştığımda, gördüğüm belirleyici 3 duraktır bunlar. Böyle olunca bizde Marksizm-Leninizm genel olarak 60'lardan sonra kendisini hissettirmiştir. Ondan önceki ileri-geri kavgalarında bu çok belirgin değildir. TKP bile kendini Kemalizm'in bir ileri noktasından tanımlayamaya çalışmış bir parti olmuştur. Yani Mustafa Kemal solcu olsaydı neler yapardı gibi görüntü vermiştir ve bunun arkasından kendini meşrulaştırmaya çalışmıştır TKP. Bu önemli bir etkidir ve 27 Mayıs'tan sonra Kemalizm ve Marksizm arasında bir ittifak çalışması bu geleneğin bir devamı olarak ortaya çıkmıştır. Kemalizm nedir? Nasıl tanımlanmıştır? Ve Marksizmle bunun arasında nasıl bir ilişki kurulmuştur? Bu da son derece problemli bir meseledir. Ben daima bir düşüncenin bir siyasi yapının oluşumunda 3 esaslı fikrin rol oynadığını düşünüyorum. Birincisi geçmişten gelen etkiler. İkincisi içinde bulunulan somut durum.Üçüncüsü bu en önemlisi olan ve ayrım noktalarında kendisini hissettiren gelecek tasavvurudur. Nasıl bir gelecek istiyorsunuz nasıl bir gelecek düşlüyorsunuz, bunlar bugün yaptığınız şeyi de belirler. Geleceğin etkisi diyorum ben buna. Bir nedensellik zinciri içerisinde düşünürseniz, önceki olaylar sonrasını etkiler. Zamanda öncelik sonralık ilişkisinde nedensellik belirleyicidir. Ama siyasette henüz olmamış olanların bugünde etkisi son derece önemlidir. Geleceği nasıl tasavvur ederseniz geleceği de öyle kurarsınız ve tarihe öyle bakarsınız. Tarih sizin için geçmişe dair masallar yığınından öte bir şey ifade ediyorsa bu sizin geleceğe dair tasavvurlarınız içindedir. Siyasette gelecek en az geçmiş kadar etkilidir. Ve bütün bu solun şekillenme döneminde de bunun bir eksikliği faktörü olarak zaman zaman kendisini göstermiştir. Bunun çok etkili olduğu ütopik durumlarda söz konusu olmuştur. Ama ben geleceğe dair tasavvurlarımızın solun geleceği açısından önemli bir yer tuttuğunu düşünüyorum.

Mihri Belli hakikaten kilit bir isimdir. Başımıza gelen her şeyin sorumlusudur. Bunu kendisine yüzüne defalarca söyledim. Gene burada bahsedilen zamanlarda gene öyle bir toplantıda, Esat'ta bir evde, Deniz'le arasında şöyle bir tartışma geçti. Deniz ısrarla, bir parti kur abi, zamanı geldi başımıza geç bir parti olarak mücadeleye devam edelim, dedi. Mihri Belli Deniz'e, Şeyh Bedreddin'in partisi mi vardı, diye cevap verdi..Hakikaten yoktu. Aradan 30 yıl geçti gene Mihri Belli'yle bir konuşmada, dergi için röportaj yapıyorduk. Dedim ki abi sen bize bir zamanlar böyle bir şey demiştin. Senin parti kurmaktan yana bir problemin bir sıkıntın mı vardı kaçınıyordun istemiyordun nedendir dedim. Şeyh Bedreddin'inin partisi mi varmıştı diye sormuştun şimdi ne diyorsun dedim, Eeee var mıydı, dedi? Hala oradaydı.

Oğuzhan Müftüoğlu : En azından savrulma yok adamda.

Aydın Çubukçu :Mihri Belli Kemalizm ve sosyalizm arasında kurulması gerektiğini düşündüğü bağın, en militan savunucuydu. Kendisinin MDD teorisi tamamıyla buna yönelikti. Milli Cephe, Zinde Kuvvetler, asker sivil aydın zümre, gibi kavramların gençlik içersinde yayılmasında belirleyici rol Mihri Belli'nindir. Bunların mucidi elbetteki kendisi değildi. Tabi o savaşmış, dağlardan gelmiş birisiydi. Diğer TKP'liler gibi değildi biz bu yüzden onu severdik.Militandı, kavgacıydı. Pısırık pısırık şeyler söylemiyor ihtilal istiyordu adam. Bu ihtilal nasıl bir ihtilaldi bizimde bunu düşünecek çok zamanımız yoktu. Ne diyor dediği son mesajda her fakülte kendi örgütünü kurmalı.Lan fakültelerle olacak iş mi bu?Niye her fabrika değil mesela? Niye her işçi havzasından bir örgüt çıkmıyor?Bu nasıl bir devrimci hareket? Gençlik hareketi.Oysa aynı dönemde Türkiye'de işçi hareketi, köylü hareketi, üretici köylülerin toprak işgallerinden tutun, çay tütün, pancar, sarmısak üreticilerinin hareketleri, ülke bambaşka bir ülke bunun böyle olduğunu biz çok fark etmedik. Her şeyi kendimiz zannettik.

Biz kaynayan toplumsal bir hareketin vitrinde gözüken mankenleriydik. Ama biz kendimizi her şey gibi görmeye koşullandırıldık. Kimler tarafından Mihri Belli tarafından. Dev-Genç'e gençlik partisi diyenler bile çıkmıştı. Dev-Genç parti olacaktır diyenler bile çıkmıştı.Bunun nedeni gençliği diğer sosyal sınıflardan farklı ama diğer sosyal sınıfların yapacağı hiç bir şeyi yapamayacak, ancak gençliği kendi çektiği yöne doğru gelecek insanların işiydi. Gençlik farklı bir tavır koydu ama. Onların tasavvur ettiğinden daha çok dinamik, daha çok kendi açığa çıkardığı dinamiğe inanmış bir gençlik ortaya çıktı. İşçiler silaha sarılmıyorsa onların yerine ve adına biz silaha sarılırız, köylüler ihtilalci hareketin içerisine girmiyorlarsa onların yerine ve adına biz yaparız diyen bir rolü benimsedi gençlik. Sonra gerçekten gökyüzünü saran bir fetih harekatı oldu ve başarısızlığa mahkum oldu. Yani eğer bir sosyal projeniz varsa, bunu gerçekleştirmek için gerçek bir sosyal güce dayanmalısınız. Bunu öğrendik ve işçilerin köylülerin olmadığı sadece gençlik hareketiyle bu işleri yapamayacağımızı tarihsel deneylerle ve dünyada anlaşıldı. Bunu deneyerek anlamak gerekmiyordu okuyarak ta öğrenebilirdik. Ama okuduğumuz her şey bizi gaza getiriyordu. O bakımdan da anlamamız için deney yapmamız gerekti. Bugün yaşanan şeyler size yani geçmişte yaşanan bölünmeler, içeriği anlamsız bölünmeler içerisinde ortaya çıkmış ve bir tarihsel gücün kendi içindeki bölünmeler olarak bana gözüküyor. Mesela MDD mi SD mi bunda niye bölünmüşüz. Parlamento mu yoksa parlamento dışı devrimci mücadele mi? Güler yüzlü sosyalizmi çatık kaşlı pala bıyıklı sosyalizm mi? Gibi.Çok tartıştığımız ve tartışmak için çok zaman sarf ettiğimiz kavramlar ilk olarak ortaya atıldıklarında ciddi bir bölünmenin nedenleri olmayacak kadar dardılar. Ama sonra bölünmenin zorunlu olduğu gibi bir süreç içerisine girdiğimizde bunlara çok sert ve aşılmaz içerikler yüklemeye başladık ve bu asıl 70'li yıllarda oldu. 70'li yıllarda o kadrolar çünkü teoriyi çok sıkı bir şekilde takip eder ve kavgalarında birbirlerinin kafalarına kitapla vurur hale gelmişlerdi.Yani 75-79-80'li yıllara o döneme gelene kadar mahalle kavgalarında kahve kavgalarında köy meydanlarında Lenin öyle demez Stalin böyle der Marx'ı yanlış anlıyorsun hayır o böyle değil gibi alıntılarla birbirleriyle kavga eder hale gelmişlerdi. İçerikler sertleştirilmişti ve kim bilir hangi başka sebeplerle bölünmeler örgütsel hale gelmişlerdi.

Bir hikaye ile bitireceğim. Bu bir teorik zenginlik miydi gerçekten dönemin ihtiyaçlarına cevap veren şiddetli bir siyasi tartışmayı anlamlı kılan teorik bir zenginlik miydi bugün hayır cevabını veriyorum, bu ihtiyacımız olan bir tartışma değildi. İyi bir dönem değildi yararlı bir dönem değildi. Hikaye şu:1979 yılında Devrimci Halkın Birliği diye bir gazete çıkıyordu ve onda şöyle bir haber vardı.Tunceli'nin Ovacık ilçesinin bilmem ne köyünde köylüler Revizyonizmin üç dünya teorisini reddettiler. Köylüler toplanmışlar tartışmışlar.Bu revizyonist bir teoridir bize gelmez diye reddetmişler.12 Eylül'den sonra asker köyü basıyor. Komutan milleti meydana topluyor diyor ki üç dünya teorisini reddedenler buraya geçsin. Bir kişi geçiyor. Geriye dönüyor bakıyor kimse gelmiyor. Daha önce toplanmış reddetmişlerdi. Diyor ki hepiniz Maocumu oldunuz ibneler. Biz evet mahalle kavgalarından köy meydanlarına kadar, revizyonizm, modern revizyonizm oportünizmin çeşitli biçimleri orta yolculuk, gibi kavramları bolca tartıştık. Ve her örgüt kendi varlık gerekçesini bu teorik temellere oturtmak için kitaplar okudular, kafalar paraladılar. Dönüp baktığımızda onlardan geriye ne kaldı.Hepiniz Maocusunuz diyen bir ses kaldı. Gelen yok, üç dünya teorisini reddedenler buraya gelsin deseler yine gelen yok niye o kadar kan döküldü niye bunları yaptık. Hiç birimizin elinde değildi bu. Suç kabahat özeleştiri verin niye böyle yaptınız denilebilecek bir durum değil bu. Öyle bir atmosfer öyle bir dünya öyle tarihi bir dönemki bu okullarından çıkıp eline silahı almış örgüt kurmuş insanların engelleyebileceği bir meselede değildi.

Bugün bunu tamir edebilecek yerde miyiz. O günkü bölünmelerin nedenlerini bugün ortadan kaldırabilecek durumda mıyız. Bana sorarsanız değiliz. Her yerde söylerim burada da söylemekte bir sakınca görmüyorum. Solcuların birliği denilen kavram boştur. Biz birleşemeyiz, bizim birleşmemiz bir şeyde ifade etmez. Topu topu yüz yüz elli bin kişiyiz birleşsek ne olacak. Önemli olan gündelik kavgaları içerisinde işçileri emekçileri birleştirecek bir platformu yaratabilmektir. Onlar nasıl birleşebilir kendi aralarındaki etnik kültürel dini farklılıkları ortadan kaldırıp ortak bir mücadele içerisinde olacakları zeminleri yaratıp bir araya gelebilirler, bu probleme bir çözüm bulmalıyız.Yoksa Oğuzhan'la ben aynı örgüte girsek ne olacak.Umutsuzum iyi bir şey olmaz. Ama birleşmiş bir halk hareketi içerisinde biz aynı siperde yeniden savaşabiliriz. Canımızı yine aynı inatla aynı inançla verebiliriz. Başka bir yerde birleşebiliriz bu işçilerin birleştiği halkın birleştiği kendileri için mücadele ettikleri zemin olabilir.Teşekkürler...

Oğuzhan Müftüoğlu: Aydın'ın birleşmek üzere söylediklerinin bir kısmına katılıyorum. Çünkü en azından bugün bu oturumda bizim birlik işini çözelim diye buraya gelmediğimiz ortada. Şimdi söz sırası Ertuğrul'da. Oral'ın sataşmaları vardı. Özellikle Dev-Genç'e yönelik, onların cevabını alacağız.

“Dev-Genç Bağımsız Bir Siyasi Hat Üzerinde Yürüdü”

Ertuğrul Kürkçü Ben tam oradan başlamayı düşünmüyorum aslında. Geçenlerde bana bu Hatırla Sevgili dizisinde geçen bir sahneyi sordular. Bu sahnede Mahir Çayan'ı temsil eden kişinin yanında subay kıyafetli insanlar dolaşıyor. Bunun üzerine bana bunlar acaba cuntacılar mı yoksa ajanlar mı, diye sordular. Ben dedim ikisi de değil onlar devrimci. Nasıl yani dedi? Eğer subayları da örgütleyebilirseniz devrimci subaylar olur. Tıpkı devrimci siviller olduğu gibi devrimci askerlerde olabilir. Mesele şu, ben kısaca düşüncemi söylemişte olayım. Hiç bir devrim devrimler tarihine baktığınız zaman bir tarafta devrim ordusu diğer tarafta karşı devrim ordusu şeklinde karşılıklı dizilir birbirlerini ortadan kaldırmak için kanlı bir savaşa girişirler, ayakta kalan ya devrim yapar yada karşı devrim yapan muzaffer olur gibi bir şey olmaz. Sürekli geçişlerle sürekli parçalanışlarla devlet mekanizmasının parçalanması dediğimiz şey zaten böyle birşeydir. Zaten böyle olmasaydı Rus çarlık ordusu bir bütün olarak aşağıdan yukarıya doğru Bolşeviklerin yanına geçmiş olmasaydı, Ekim Devrimi örneğimiz olmazdı.İşçilerin köylülerin askerlerin Sovyetleri diye bir şeyden söz etmiş olmazdınız.Dolayısıyla bu askerin göründüğü yerde problem vardır diyenler devrim yapmak için şu kadar zahmet etmek istemeyen asla bir devrimi düşünmeyen bir devrim yapmak için söyleyeceği hiçbir şeyi ve yapacak birşeyi olmayan insanlardır. Devrimci her tarafta devrimci muhalefeti örgütlemek gibi bir görevi olan kişidir. Bu açıdan baktığımızda bizim hareketimiz için Türkiye sosyalist hareketine çok esaslı bir deneyim ve bu askerlerin devrimci harekete bir de şehit getirmiş olduklarını unutmamamız gerektiğini düşünüyorum.

Onun için Dev-Genç'in böylesi bir hikayeyle alakası yoktur. 12 Mart'ı doğru tahlil edip doğru tavır almayı birgün öncesinden isterdik. Bu konuda demokratik güçlerden kopmama kaygımız bizi ortaklaşa “eğer reform yaparlarsa destekleriz yapmazlarsa desteklemeyiz” bildirisinin altına imza atmak zorunda bıraktı 13 Mart günü. Ama biz birgün sonra kendi bağımsız pozisyonumuzu da takındık. Dev-Genç'e, Dev-Genç'ten doğan akımlara aşağı yukarı 40 yıldır usanmadan bıkmadan bu metinler gösterilir, her seferinde de ben bunu cevaplamak zorunda kalırım. Neden ben yapıyorsam mesela Merkez Yürütme kurulumuzun diğer üyesi (Oğuzhan Müftüoğlu) burada bunu hep ben yaparım. Ama yapıyoruz bunda bir şey yok. Tarihe yazılsın.

Oğuzhan Müftüoğlu : Sen içerideyken ben çok yazdım onu.

Ertuğrul Kürkçü : Sonra da bana bıraktın. Peki tarih yazımında tarih böyle bir şey. Tarihi tarihçiler yapıyor bir bakıma. Bütün bu belgelerin bizim dediğimiz yerden yorumlanacağı bir zaman gelince hikaye başka türlü anlatılacak.Bu söylediklerimi Oral'a hitabende söylüyor değilim. Bu şu anlamada gelmiyor. Bizim THKP-C ve onun evvelinde de Dev-Genç'in bütün bu ne diyelim askere tarihsel anlamında fazla bir misyon yükleyen eğilimlerden yaklaşımlardan bir şekilde etkilenmediği bunun önemini doğru dürüst kavradığı bundan ötürü atılacak ‘a' adımı yerine ‘b' adımını atmış olmadığı anlamına gelmiyor.

Ama şunu söyleyebilirim; bizim Dev-Genç'i yönettiğimiz bütün dönem boyunca Doğan Avcıoğlu'nun ‘Devrim' gazetesi, bu gazetenin gençlik işlerine memur ettiği Uluç Gürkan'ın kuşatması altında, şurayı bombalayın, burayı bombalayın, size bomba getirelim, tekliflerini reddetmekle geçti hayatımız. Demek ki kendimize ait ayrı bir tavrımız, kendime ait ayrı bir programımız varmış. Öyle olduğu için de Devrim gazetesi, bizim Dev-Genç'in başından indirilmemiz için kampanya açtı.

Ancak o zaman Aydın Çubukçu'nun dediği şey oldu. Aslında bu hiç kimsenin tahmin etmediği de bir şeydi. Devrimci Gençler, üniversiteliler, yani Dev-Genç'te toplanan insanlar 'hayır, biz bir bağımsız devrimci hat istiyoruz' dediler. Nitekim 12 Mart'a böyle gittik bugüne kadar da böyle geldi. Bu konuya ayırmak istemediğim kadar zaman ayırdım; ama bir şekilde tarihi de Hatırla Sevgili'de görünen subayları da açıklamamız gerekiyor. O açıdan bu soru iyi oldu.

Ben birkaç şey daha söyleyeceğim. Birincisi bu aramızdaki ayrılıklar meselesi… Ben dünyada ayrılıkları olmayan bir devrimci hareket bilmiyorum. O yüzden bunda da bir tuhaflık görmüyorum. İşçi hareketinin heterojen ve çoklu yapısından, ezilen sınıfların çoklu kimliklere sahip olmasından doğan bir şeytir ayrılıklar. Manifesto'yu okumuşsunuzdur, oraya baktığınızda Marx'ın dört sosyalizmden bahsettiğini, bunlardan bir tanesinin, proleter sosyalizmin iddialarını taşıdığını söylediğini görürsünüz. Marx'ın zamanından bu zaman geldik diye bu eğilimler ve farklıklar, işçi hareketi içerisindeki farklılıklar ortadan kalkmış değil. Kaldı ki hayat sadece bundan da ibaret değil. Aradan 2 yüzyıla yakın bir zaman geçti. Bütün dünyada toplumsal yapılar büyük değişime uğradı, üretimde büyük farklılaşmalar oldu, dünyada sosyalizm kuruldu ve battı, ve bütün bunlardan doğan görüş farklılıklarının olması kadar doğal bir şey yok. Eğer başarılı olduğunu kabul ettiğimiz, imrendiğimiz devrimlere bakacak olursak, örneğin Ekim Devrimi'ne bakalım, bu devrimin gerçekleştiği rejim, aslında ilk devrimci hükümet bir koalisyondu. Bolşevikler, Enternasyonalist Menşevikler, sosyalist devrimcilerin enternasyonalist kanadı, başka bir iki akım daha… Çin Devrimi'ne baktığınız zaman bir koalisyonun olduğunu görürsünüz. Belli ki iktidara gelemeyen başka koalisyon da dışarıda durmaktadır. Küba Devrimi'ne baktığınız zaman bir koalisyon görürsünüz. En son yakın zamanda gerçekleşen Nikaragua Devrimi'ne baktığınızda göreceğiniz şey yine bir koalisyondur. Bunu Türkiye'ye uyarladığımızda, 70'lerin ikinci yarısında Türkiye'de de Devrimci Sol, Devrimci Yol, Kurtuluş gibi değerlendirebileceğimiz eğilimler birleşerek bir devrim başarmışlardır; ama eğilimler farklılıklarını sürdürmektedirler. Komünist partisi de öte yanda durmaktadır. Böyle baktığınız zaman demek ki şundan kurtulmamız gerekiyor: aramızda ayrılık var, hangimizde ne gibi bir hastalık var acaba? Bence böyle bir şey yok. Ayrıyız; çünkü farklı çıkarları, farklı eğilimleri, farklı konumları temsil ediyoruz, edebiliriz.

İkinci mesele şudur, fark iddia ediyorsun da buna hakkın var mı, bunun bir sosyal bir zemini var mı sorularına doğru cevap veriyorsan zaten bir meşruiyetimiz vardır. Bence asıl problem bu farklılıkların, ayrılıkların, ayrı söz ihtiyaçlarının olmasında değil, bunların meşru bir biçimde bir araya gelerek bir büyük faaliyete girişip girişemedikleridir. Yani aralarındaki ayrılıkları bu büyük faaliyet için telif edip edememeleridir. Bu birinci problemdir. İkincisi bunun telif edilememesinin önündeki engeldir. Komintern sonrası Stalin zihniyetinin, sosyalist harekete egemen olan zihniyetin; yani her sınıfa bir sosyalizm, her sınıfa bir parti, meşru olmayan sosyalizm dışındakilerin hepsinin gayri meşru olduğu yaklaşımıdır bu engel. Yani bu durumda görüş ayrılığınız ancak kriminolojinin, günahların ve suçların, ağır ceza yasalarının içerisinde izah edilebilir. Öyle olduğu içindir ki Türkiye'de böyle bir dönem yaşanmıştır, eğer kitabın emri buysa; yani her sınıfa bir parti ve sadece bir tane meşru sosyalizm varsa, ben isem o, hepiniz gayrimeşrusunuz. Ne yapılır gayrimeşru olana? Devrimci bir faaliyet içerisinde her şey yapılır, düşmana ne yapılıyorsa o yapılır. Bu yaklaşımın kendisinde bir problem vardır, var olmaya devam ediyor. Bence bu problemi hakikaten içselleştirerek halletmez isek önümüzde bu problem durmaya devam edecektir. Bu şu anlama gelmez; farklı görüşlere sahip olanların hepsi bizim gözümüzde eşit değerde olacaktır. Bu niçin öyle olsun? Bu yapmak istediğimiz işe bağlıdır. Eğer biz bir fabrikanın kapısını yıkmak istiyorsak, kapının yıkılmasında hemfikir olanlar bir araya gelip o işi yapabilirler. Yıkılmasın diyene de iyi gözle bakacak değiliz; ama bu onu yok etmemiz gerektiği anlamına gelmez. Çünkü belki de daha sonra bir kapı yapmak gerektiğinde ona ihtiyacımız olacaktır. Bu kadar pragmatist ve yararcı elbette ki bakılmaz politikada; ama teşbihte hata olmaz derler. Böyle baktığımızda bu meşruiyet meselesi çok esaslı biçimde çoğulculuk yaklaşımının sosyalist harekette geçmişte egemen olup olmaması ile ilgilidir. Bunun tamamen yok olduğunu söyleyebilirim.Türkiye sosyalist hareketi bilinçli olarak, çoğulcu bir hayat yaşamamıştır. Ben bunun istisnasının Dev-Genç olduğunu düşünüyorum. Dev-Genç de bir parti olarak görülmediği için bundan bağışık kalabilmiştir. Aslında bugün Türkiye sosyalist hareketine yataklık eden, zeminlik eden, hemen hemen tüm eğilimler Dev-Genç içerisinde şekillenmiştir. Mesela bizim yönetimde olduğumuz dönem en az 8 eğilim vardı. Bu eğilimlerin hepsi yaşayan, çalışan ve güçlenen bir Dev-Genç'in kendi çıkarlarına olduğunu düşünmek akıllılığını gösterdikleri için esas olarak Dev-Genç'e değil, yönetimde bulunanlar itiraz etmişlerdir; ama bütün olarak hasımları karşısında Dev-Genç'i savunmuşlardır. Bu çoğulculuktan Dev-Genç bence karlı çıkmıştır. Bu çoğulculuktan sosyalist hareketimiz birlikte mücadele geleneğini, farklı düşüncelerin bir arada yaşayabileceği bir devrimci örgüt geleneği başlangıcını elde edebilmiştir. Elimizde olan en önemli şeylerden birisi budur.

İkinci nokta, bizim geçmişteki ayrılıklarımız o kadar tesadüfi ya da manasız da değildi. Çünkü bu ayrılıklar dünya sosyalist hareketi içerisinde vardı. Dünya sosyalist hareketi içerisinde üç temel eğilim; Sovyetler Birliği eğilimi, Çin'in eğilimi – ki bunlar aynı kominform içerisinde bulunmaktan çıkmışlardı 60'lardan sonra – ve Avrokomünizm dediğimiz eğilim – ki bu kısmen Yugoslavya'daki hareketle akraba sayılır – onun dışında da Küba'nın Sovyetler Birliği'yle müttefik ama ayrı çizgisi vardır. Bunların hepsi izdüşümlerini kaçınılmaz olarak Türkiye'de buldu. Dünya çapında meşru olan, tartışılan, beğenilen ve kendi istikametinde sonuç alan görüşlerin taraftar bulmaması düşünülemezdi. Bunların tartışılmasından daha doğal bir şey ben görmüyorum.

Diğer bir nokta, taktik meselesi. Üç taktik, Türkiye'de sosyalist hareketi geçmişte belirlemeye çalıştı. Bana sorarsanız bu taktiklerin hiç birisinin hakikiliği ispat edilebilmiş değil. Bunlardan bir tanesi silahlı kuvvetlerin ilerici kanadıyla ittifak halinde iktidarı ele geçirerek bir devrim yapmak, ikincisi parlamenter yoldan çoğunluğu sağlayarak bir sosyalist rejim kurmak, üçüncüsü ise halk savaşı yoluyla iktidarı parça parça ele geçirerek bir devrim gerçekleştirmek. Bunların üçü de olmadı ve şu ana kadar başarı kazanmış değil. Tabi ki tarihen bir başarı kazanmış değiller; ama mantıken, aklen bunların hangisinin bize gelecek için bir tecrübe kazandırdığı söylenebilir? Bence ikisini hala tartışma halinde bırakabiliriz. İlk başta söylediğimi, yani askerlerin ilerici kanadıyla birlikte bir iktidarı ele geçirme meselesinin aslında tamamen gündem dışı ve tarih dışı olduğunu söylememiz mümkün. Ama geriye kalan ikisi hala tartışılan alan olarak kalıyor.

Oğuzhan Müftüoğlu Ben bir şey soracağım. Sol hareketin tarihindeki ayrışmaların nedenleri çok önemli. Ayrışmaların sonuçları da çok önemli. Bizim hareketimizin sürekliliğini sağlamadaki en büyük problemlerden biri, THKP-C hareketi içerisindeki bölünmedir. Ondan hiç söz etmiyoruz. Hep 70 öncesine gidiyoruz. Halbuki 12 Eylül öncesinde THKP-C kuruldu. Kızıldere'nin öncesinde bir ayrışma yaşandı. Bunun nedenleri ve etkileri üzerinde kısaca durabilirsen...
Ertuğrul Kürkçü Oraya gelmeden önce bir şey daha söyleyeyim. Aydın Çubukçu'nun ettiği bütün şikayetlere katılıyorum. Fakat ben şöyle demek istiyorum. Aslında Türkiye sosyalist hareketinin geçmişine dönüp baktığımızda ben küçük harfle marksizm içi farklar ve ayrılıklar olarak görüyorum yaşadığımız ayrılıkları. Mihri Belli'nin Mustafa Kemal'e yüklediği anlam, belki bir miktar tercüme anlamlı; ama benzer anlam yüklemeleri örneğin Nikaragua'da Sandino'ya kendilerinden bir önceki devrimci çığırın liderliğine, Venezüella'da Bolivar'a, Küba'da Jose Marti'ye yüklediklerini görüyoruz. Buradaki belki en önemli fark, bunların hepsinin sonuna kadar giden radikal bir demokratik devrimin, bir toprak devriminin, bir milli devrimin temsilcileri olmalarına rağmen Mustafa Kemal'in onlar kadar radikal, sonuna kadar giden bir halkçı hareketin başında olmayışı ile araya bir çizgi çizebiliriz. Nitekim ben birinciler arasındaki bağlantının, geçmiş-gelecek bağlantısının ağır ideolojik tartışmalara yol açmadığını, en azından Küba'yı daha yakından izlediğim için biliyorum; ama ikincisinin Türkiye'de çok ağır bir tartışmaya yol açması son derece tuhaf. Çünkü Mustafa Kemal'in ‘Bunlar Ruslar için çalışan serserilerdir' demesinden sadece bir hafta sonra Mustafa Suphi ve arkadaşları Karadeniz'de boğulmuşlardı. Dolayısıyla arada çok daha başka bir ilişki var. Aşağı yukarı eş zamanlı bir devrimci önderlik iddiası dolayısıyla ortaya çıkmış bir başka çatışma var. Bence bunlar arasında paralellik kurarken bu tarihsel farkların az düşünüldüğünü, az ilgi gösterildiğini düşünüyorum geçmiş devrimci harekette. Ancak gene de şöyle diyebilirim. Mihri Belli, Dr. Hikmet Kıvılcımlı, diğerleri bir askeri müdahale yoluyla bir şey olabilir derken kendilerince şöyle bir tahlile dayanıyorlardı: Türkiye'de yeterince işçi yok, Amerika'nın baskısı var diyorlardı. Böylece aşağı yukarı hepsi aynı programı savunuyorlardı.

Milli demokratik devrim ve sosyalist devrim kavramlarını açımladığınız zaman hepsinin aslında bir reformlar dizisi olduğunu görürsünüz. Ortada hiçbir şekilde Marx'ın dediği gibi var olan devlet cihazını parçalamak, siyasi iktidarı emekçilere aktarmak, yeni bir devlet ve yeni bir ekonomi kurma programı yoktu. Reformlar yoluyla emperyalizme bağımlılığı azaltmak, tarım devrimi, dış ticaretin millileştirilmesi, eğitimde devrim, ağalığın ve feodal kalıntıların ortadan kaldırılması vs. Bütün bunların gerçekleştirilmesi sınırlığını içerisinde bir ittifak aradığınız zaman elbette size bir müttefik gibi gözükebilir. Ama bütün bunlar dünya sosyalist hareketinin Türkiye gibi ülkelere uzatmış olduğu reçeteden farklı değildi ki. Sovyetler Birliği'nin uluslararası bürosunun takdim ettiği programlar az gelişmiş, orta gelişmiş, yüksek derecede gelişmiş kapitalist ülkelere göre aşağı yukarı benzer reform programlarıydı. Çin'in vaadi de aşağı yukarı benzerdi. Bir tek Küba'nın farkı vardı. O zaman da zaten Küba'nın farkını Türkiyeli devrimciler gördüler. Ona dair bir başka programatik tavır aldılar. Amma velakin bütün bunlar Mihri Belli ile, Hikmet Kıvılcımlı ile TİP ile bizim aramızdaki tartışmalar sosyalist hareketin içindeki tartışmalardır. Bu tartışmaları Aydın'ın söylediği gibi önümüzdeki dönemlerde de yaşayacağız. Mesela Menşevik-Bolşevik tartışması Sovyetler Birliği'nin öncesinde Çarlık'ta başladığı yerden bugüne kadar geliyor ve devam edecek. İşçi sınıfının nispeten istikrarlı gelişmiş tabakalarıyla, işçi sınıfına henüz yeni dahil olmakta olan çulsuz üreticiler arasında hep bir talep farkı, dinamizm farkı olacak ve aşağı yukarı ücretli işin ayrıcalık gibi göründüğü bir ülkede bu tartışmanın daha derin yaşanabileceğini aslında görüyoruz.

Ben bütün bu dönemi geriye doğru, bugüne doğru yorumladığımda birçok şey kalıyor. Taktik, program vs. Bunun için hepinize Türkiye'nin o günkü tablosunu kurmamız lazım hangimizin doğru söylediğini ve ne kadar doğru söylediğini görmeniz için. Nüfustan, işvereninden, sanayi ve tarımdan, diğer bütün etmenlerden, Amerika'nın ve Avrupa'nın rolünden, Ortadoğu'daki durumdan bahsetmemiz lazım ki bunlar daha iyi anlaşılsın. Fakat gene de geriye bir teorik farklılık kalıyor.

Ben bugünkü tartışmalara ipucu olsun diye, bizim hareketimizin içinden bugüne kalan en önemli kavramsallaştırmanın Mahir Çayan'ın emperyalizmin Türkiye'de bir içsel olgu olduğu saptaması olduğunu düşünüyorum. Bu bize, sınıf mücadelesiyle anti-emperyalist mücadeleyi bağdaştırmak, Türkiye kapitalizmi karşısına almadan ABD ya da Avrupa'yla itişmenin imkansız olduğuna dair net bir fikir ortaya sunan ve en kalıcı, en uzun ömürlü ve Türkiye'nin sosyo-ekonomik durumu değişmedikçe de kalıcı olarak alabileceğimiz en önemli saptamadır diye düşünüyorum. O yüzden geçmişteki her şey geçmişte kalmadı. Bir bölümüne bugün tutunuyoruz. Ben bu kavramsallaştırmanın özellikle bugün küreselleşme bağlamında yapılan tartışmalarda ulusalcılar ve liberaller karşısında devrimci marksizmin geleneğe bağlanarak sürdürebileceği en önemli tutanak noktası olduğunu düşünüyorum.

Bizim aramızdaki, geçmişteki, THKP-C'de meydana gelmiş olan farklılaşma kısmen bununla ilgilidir. Ama tamamen de değildir. Kısmen bizim geçmiş tartışmalarımızın içinde Türkiye solunun geri kalanı ile yaptığımız tartışmanın aslında bizim tarafımızdan kazanılmış değil kaybedilmiş olduğunu kabul eden arkadaşlarımız, pratik olarak bunun doğrulanmadığını düşünen arkadaşlarımız başlatmış olduğumuz ya da uygulamakta olduğumuz mücadele hattının terk edilmesi gerektiğini savundukları için bu tartışma içerisinde çıkan bir ayrılıktı. Bunun başka pek çok yönü de var. Bizim açımızdan bu hatta gitmek gerektiğini düşünenlerin önemli bölümü bakımından bu hattın doğruluğundan ya da yanlışlığından ziyade bir kere başlatılmış olan bir isyanın bütün sonuçlarına vardırılıncaya kadar takip edilmemesinden doğacak olan moral kayıpların öbür türlü kazanılacak politik kazançlardan çok daha ağır olacağı gerekçesiyle bu hat üzerinde duruldu. Nitekim 74'ten sonra daha ateş altında olmayan bir tartışma içerisinde pek çok eğilim, aynı hattı benimsemekte tereddüt etmemiş pek çok eğilim pek çok yönden tartışmaya tabi oldu. En son noktaya kadar vardıktan sonra bu başkaldırı, bu tartışma yapıldı. Daha sonraki sonuçlar apayrı; ama bizim aramızda yani THKP-C tarih sahnesindeyken ortaya çıkan bölünme buydu. Hukuken bu bölünmenin sonuçlarının ne kadar geçerli olduğu bahsinde - bizim MK'mız 11 kişiydi, bir arkadaşımız -Hüseyin Cevahir- ölmüştü, 5'e 5 kalmıştık tartışmada – bizim gibi düşünmeyen arkadaşlara dair yaptırımımızda haklı olmayabilirdik, tarih önünde bunun böyle olmadığı söylenebilir ama çok zaman geçti, alacak-verecek bu açıdan kalmadı.

Ama geriye dönüp devrimci hareketi bir de bu yönden irdeleyecek olursak tabi sosyalist demokrasi, azınlığın hakları, suçlamalarda kendini savunma, adil yargılama gibi talepleri sadece burjuvaziye karşı değil, birbirimize karşı da ileri sürmek ve kollamak görevimiz olduğunu da ortadan kaldırmaz.

“İhtilalciydik”

Mahir Sayın Aydın konuşmasında demişti ki: “Biz birleşemeyiz, birleşsek de ne olur en fazla 150 bin kişiyiz.” Gerçekten biz birleşemeyiz. Aynı problematik içerisinde kalıp da bölünmüşsek ve orada kalmaya devam ediyorsak birleşemeyiz. Eğer aklı başında insanlarsak, bizi kimse kandırmadıysa, Mihri Belli kandırmadı bizi ama bir yerlere doğru itelemiştir, onların kimileri olumlu kimileri olumsuzdur – birleşemeyiz. Ama bugün hala biz o yaşadığımız tarihin problematiğini olduğu gibi benimsiyor isek, aynı tarihlerden geçtiğimiz zaman yine aynı şeyleri yaparız. Oral bulunduğu noktadan konuşacaktır. Mesela 12 Mart'a karşı tutumumuz ve buradan geriye baktığımızda yine benzer görünecektir. Ama biz problematiğimizi değiştirirsek geriye dönüp baktığımız zaman her şey başka türlü görünmeye başlar. Yani şöyle düşünün Sovyetler Birliği'ne sosyalizmin kalesidir gibi bakarsanız, orada yaşanan tarih size bir türlü görünür; Sovyetler Birliği'ne işçi sınıfının üzerinde de bir diktatörlük olduğu yönünde bakarsanız, o zaman başka görünür her şey. Eğer biz problematiği değiştirme teklifi yapmadan ya da o zaman içerisinde bulunduğumuz problematiğin doğru olduğunu ispatlamadan devam edersek böyle tartışmaların çok fazla anlamı olacağını sanmıyorum. Bu kadar kısa süreler içerisinde tarihin yaşanmış bütün olaylarını hem de değişik problematikler içerisinde bulunarak aktarmak olanaklı değildir. Ancak burada da belli karakteristik renkleri öne çıkarmamız mümkün olur. Daha sonra konuşmanın seyri içerisinde bunu unutabilirim, Mihri Abi için şöyle bir şey söylenmişti: Bizim her şeyimizin müsebbibi odur. Biraz negatif sesi var bu cümlenin; ama mesela ihtilalciliğimizin müsebbibi de Mihri Abi'dir. İdeolojik belirlenmemizi aynı ölçüde etkilediğini zannetmiyorum.

Türkiye'de sosyalist hareketin tarihi bir tek kaynaktan gelir o da TKP'dir. TKP'de tek kaynaktan gelir o da III. Enternasyonal'dir. Buna kuşkusuz etkide bulunmuş olan TC'nin özel, özgün tarihi vardır. Bu özgün tarihin sosyalist hareketimiz üzerinde bugünde hala çok ağır bir damga basmış olduğunu söylemek mümkündür. TKP'nin izlemiş olduğu çizgiden kastım III. Enternasyonal'den devralınmış olan çizgidir. Esasında Engels'in ölümünden sonra II. Enternasyonal'de egemen olan bir çizgi vardır. Lenin döneminde bu ekonomizm olarak ifade edilmiştir. Kanaatime göre Rus Devrimi, II. Enternasyonal'in bu ekonomizminde aştığı delik sayesinde gerçekleşmiştir. Ancak bunun bir delik olmaktan öteye gidemediğini düşünüyorum. Bundan sonra III. Enternasyonal'de de egemen çizgi haline geldiğini, Stalinist denilen çizginin esas karakteristiğinin bundan oluştuğunu düşünüyorum. Çin Devrimi'nin de III. Enternasyonal ekonomizmi içerisinde açılan bir delikten geçme şansı elde ettiğini, bu sayede koca ülkede köylülerin adına imkan doğduğunu düşünüyorum. Ama bunlar sadece bir delik olduğu için, bir müddet sonra egemen koşullar o deliği yamamayı başarmış ve Sovyetler Birliği'nin şekillenmesinde esas rolü oynamış olan ideolojik form ortaya çıkmıştır. Bunu da Ertuğrul ifade etti. Her sınıfa bir parti ve de o partinin iktidara geldikten sonra her ne pahasına olursa olsun dört bir tarafından kuşatılmış olan ülkenin korunması için her türlü sapmaya karşı en kararlı biçimde korunması gerektiği düşüncesi egemen bir karakteristik oluşturdu. Bu mirastır bizim de devralmış olduğumuz. TKP'nin devraldığı miras budur, TKP'den bizim devraldığımız miras da budur.

TKP'nin de bu mirası sarsıntılara uğratan, eğer haksızlık etmeyeceksem iki isim vardır. Birincisi Dr. Hikmet Kıvılcımlı'dır. 30'lu yıllarda bu sarsıntıyı yaratmıştır; ama o sarsıntının sonuçları o cürete, o cesarete uygun olmuştur diyemeyiz. Daha sonra asker karşısında benimsemiş olduğu pozisyonu aynı rahatlıkla övme hakkını görmüyorum kendimde. Diğer isim ise Mihri Belli'dir. Mihri Belli'ye evet çok şey yüklenir: cuntalarla işbirliği yaptığı, hatta daha ağrı suçlamalar vardır. Ama Mihri Belli'nin bugün benim yaşamımda hala son derece önemli etkisi vardır ve bu etki benim neslimden gelen birçok kişinin üzerinde vardır.

Mihri Belli bizi, daha ihtilalci bir çizgiye doğru itmiştir. Yani geleneksel olarak TİP'te egemen olan anlayışa göre bizi daha sistem dışı bir anlayışa doğru itmiştir. Bunun bütünsel, dört dörtlük bir anlayış olduğunu söylemek doğru değildir. Çünkü sözünü etmiş olduğum ekonomist programatik yırtılıp atılmış değildir. Ama onun içerisinde bizi daha ihtilalci bir noktaya doğru itmiştir. Bu aslında Türkiye solunun daha sonraki bütün ayrılıklarında rol oynamış bir faktördür. Burada bazıları esas bölücünün Mihri Belli olduğunu sen de onaylıyorsun diyebilir. Doğrudur, Mihri Belli orada bir bölünmeye sebep olmuş ve bizlerin hayatını da bir başlangıç koşulu ölçüsünde etkilemiştir. Şunu kimsenin söylemeye hakkı yoktur: “Bizim hayatımızın bütününü etkilemiştir, biz onun dışında hiçbir şey yapma şansına sahip değildik” gibi kendini çocuk yerine koyduracak argümanlarla Mihri Belli'ye günah yüklemek hiç de yerinde olmaz. Ondan sonraki tarih zaten göstermiştir, bir zaman biz onun sözünü dinlerken bir zaman da hiç kulak asmadığımız, kendi bildiğimiz yolda yürüdüğümüz devirler gelmiştir. Herhalde o yolda yürümemizden de Mihri Belli sorumlu değildir. Bizim şehir gerillasını savunmamızdan, başka bir yapı oluşturmuş olmamızdan Mihri Belli'yi sorumlu görmek en alakasız şeyler arasında diyalektik, her şeyin arasında bir bağ kurmak zorunluluğundan başka bir şeye tekabül etmez.

Bize akıtmış olduğu, bugün için önemli olan bir başka şey ise Sovyetler Birliği'nde birtakım bürokratların olduğudur. Daha o zamandan Sovyetler Birliği'nde bürokratların iktidarda olduğunda dair bir laf öğrendik. Bilahare bu bizim için daha sonra gelişti, modern revizyonizm oldu. TİP'lileri eleştirirken kullandığımız temel terminoloji oldu. Daha sonraki yıllar içerisinde de bu problematik değişikliğini becerdiğimizde bambaşka bir ufka ulaşmamıza yardımcı olan noktayı oluşturdu. İşte burada Mihri Belli'nin hakkını teslim etmek gerekiyor. İşçi hareketi dünyanın her yerinde bölünmüştür ve oradaki bölünmede onlar ve biz oluşurken bugün de gene aynı lafı söylemekten kendimi alamıyorum, onlar reformcuydu biz ihtilalciydik. Yani böyle bir ayrım o günden oluştu.

Ama şu gerçeklik vardı ki bizim ihtilalciliğimiz III. Enternasyonal'in övdüğü, bize ideolojik olarak sunduğu ekonomizmi aşma imkanını vermiyordu. Neydi bunun karakteristik özelliği? Her en pahasına olursa olsun, sınıf adına, işçi sınıfı adına, iktidarı elinde tutanların doğru çizgiyi korumak üzere her türlü hakkı kendilerinde görmelerini sağlayan bir çerçeveydi. Böyle bir noktadan baktığımız zaman, yani bizi her ne pahasına olursa olsun haklı kılacak olan bir çerçeveyi benimsediğimiz zaman elbette kendi dışımızda olan bitenlere karşı bizim eleştirel bir gözle bakmamız, acaba bizde de bir problem var mıdır, diye soruyu yükseltmemiz olanaklı olamaz, olmamıştır. O nedenle herkes de dünün tarihselliği içerisinde bugüne geldiğinde geçtiği her uğrakta kendisinin haklı olduğunu rahatlıkla iddia edebilir. Eğer Sovyetler Birliği rahmetli olmasaydı, Çin de kötü yollara düşmemiş olsaydı bugün daha farklı türden bir tartışma yürütüyor olacaktık. Aydın'ın ifade ettiği üç dünya çizgisinin ne kadar doğru ya da yanlış olduğunu konusunda aramızda ciddi tartışmalar olacaktı. Sovyetler Birliği ile Çin'in arasında cereyan etmiş olan üç dünya vs. ayrılıkların hepsinin aynı problematiğin kendi içerisindeki ayrışımlar olduğunu görmemiz gerekiyor.

Burada da en temel karakteristik Paris Komün'ünün ya da Ekim Devrimi'nin verdiği derslerin bambaşka bir kılığa dönüştürülmüş olmasıdır. Yani tek bir çizginin doğru olduğu, doğrunun tek olduğu, o doğrudan başka her şeyin bir tür sapmaya tekabül edeceği düşüncesi bizim bütün tarihimizi bugüne kadar güdüklemiştir. Değiştirmemiz gereken temel problem budur. Birbiriyle farklı açılar yapan doğrular olduğunu kabul etmemiz gerekir. Sınıf adına konuşabilecek olan tek bir özne hiçbir zaman olamayacak ise sınıfın parçalarının her birinin taleplerinin birbirinden farklılaşabilecek ise doğrunun değişik biçimlerinin olabileceğini kabul etmemiz gerekir. O zaman kendimizi her şeye rağmen başka doğrular karşısında korumak gibi ya da en azından bizim var oluşumuz kadar meşruiyet içerisinde var olabilecek olan başka duruş biçimlerinin karşısında kendimizi silahla da olmak üzere koruyacak olan kendimizi güvenli bir noktaya çektiğimizde eski problematiği aynen benimsemiş oluruz. Proletarya diktatörlüğünün ya da proletarya demokrasisinin çoğunluk egemenliği olduğunu söylerken rahatlıkla o çoğunluğu kendi şahsımızda temsil edilen çoğunluk diye niteleyerek bir azınlık egemenliğini de rahatlıkla savunur duruma geliriz. Ama hakikat bambaşkadır. Örtülmesi 70 sene sonra bile mümkün olmamaktadır. 70 sene boyunca burjuvazinin kuşatmalarına karşı mücadele etmiş olan Sovyetler Birliği'ndeki iktidar kendi içinde hiçbir ihtilal yaşamadan, Alman ordularının yıkmasına imkan olmamasına rağmen kendi kendine bir savruluşun sonucunda yıkılma durumuna gelmiştir. Böyle bir sosyalizmi kurgulayan mantığı dışta bırakmadığımız ve bunu eleştiren bir noktadan tarihimize dönük bakmadığımız takdirde buradaki aktaracağımız olaylar sadece kendimizin bulunduğu noktadan gördüğümüz gerçekliktir. Ama benim bulunduğum noktadan o tarafa bakınca oradaki gerçeklik bambaşka görünecektir.

“70'lerdeki Mücadelenin Arkasında Dev-Genç'in Mirası Vardı”

Oğuzhan Müftüoğlu 60-70 döneminde Türkiye solundaki ayrışmalar bugünkü solun bölünmüşlüğünün ana rahmi gibidir. Bu günkü ayrışmaların bir bakıma çıkış noktalarını oralarda bulmak mümkündür. 60 öncesindeki sol hareketin tarihinin örgütsel ve ideolojik anlamda çok fazla etkili olduğu kanısında değilim.

60-70 arasında ise Türkiye büyük bir toplumsal uyanış dönemi yaşamıştır. Dev Genç hareketi ve genel olarak sol bu uyanış hareketinin bir parçası olarak o uyanış hareketinin içinde gelişmiştir. O dönemde yaşanan ayrılıkların izleri bu gün de sürüp gidiyor.

Altmışlarda meydana gelen ayrılıkta iki önemli etkenin rol oynadığını düşünüyorum. O dönemlerde gelişen Devrimci Gençlik hareketine karşı, Amerikan kaynaklı güçler eliyle oluşturulan örgütlenmeler, saldırılar üniversitelerde giderek sertleşen çatışmalara yol açmıştı. Bu çatışmalar şiddete doğru evrilmeye başlayınca, TİP buna karşı biraz daha eleştirel bakmaya; bunun anarşizme, darbeciliğe yol açabileceği şeklinde, daha ihtiyatlı bir tavır içerisinde ele almaya başlamıştı. Bu ayrışmanın çıkış noktalarından biri oldu.

Bir de sanıyorum yaşanan süreçte yasaklı pozisyonda olan ve TİP'nin yönetimi dışında bulunan Mihri Belli ve eski tüfek arkadaşlarının pozisyonlarının etkili olduğunu düşünüyorum. Aydının Mihri Belliye niçin bir parti kurmuyorsun diye sorduğu sorunun yanıtı da bence burada. Onlar sürekli olarak bütün stratejilerinin esasının, legaliteyi göğüsleye göğüsleye genişletme olarak ifade ederlerdi. Ayrılıkların patlak verdiği proleter devrimci tip kuraltıyındaki konuşmasındaki vurgu da buydu. Mihri Belli kendi daha önceki yaşadıklarının da belki bir sonucu olarak o günkü koşullar altında, o yasal çerçeve içerisinde bir parti kurmanın riskli olduğunu düşünüyordu ve 27 Mayısın devamı niteliğindeki bir askeri darbenin bir çare olacağını umuyordu. TİP ile MDD tartışması arasındaki ayrılık çizgisi TİP'in parlamenter mücadeleyi esas almasına karşın MDD çizgisinin ucu açık olmak üzere parlamento dışı mücadele yollarını da esas almasıdır. Cuntacılık suçlamasının kaynağı burada. Mahir ( Sayın) bunu ihtilalcilik diye ifade etti. İhtilal ama nasıl ihtilal? Daha sonra zaten bu konudaki muğlaklık MDD içerisindeki ayrılıkların ana kaynağını oluşturmuştur.

Ben Oral'dan biraz farklı düşünüyorum. Evet, hem Mihri Belli hem de Doğu Perinçek'in önderliğini yaptığı Aydınlık Hareketi Türkiye'deki gelişmekte olan cunta hareketiyle doğrudan veya dolaylı ilişki içerisindeydi. Bu sabit bir şey.

Ancak bizim 12 Mart öncesinde geldiğimiz yer farklıydı. MDD içerisinde gerek Denizlerin gerekse Mahir'in önderliğindeki THKP-C'nin ve bizim yönetimde olduğumuz Dev-Genç'in ASD'den ayrılmasının esas nedeni bu konuya dairdir. Mihri Belli o dönemde o anlayışlarıyla bir parti kurmuş olsa bile sonuç değişmezdi. Çünkü o ideolojik çerçeve devrimci mücadelenin geldiği yer açısından çok yetersiz bir yerdeydi. Daha doğrusu mücadele onun durduğu yeri çoktan aşmıştı. Ben en son Ertuğrul ile birlikte Dev-Genç MYK üyesiydim. Biz o dönemde cuntacıların çok tacizine uğradık, hatta Doğan Avcıoğlu Devrim dergisinin başyazısında bizim için “MYK Dev-Genç'i pasifize ediyor” şeklide yazılar bile yazmıştı, aranırsa arşivlerde bulunur. Cuntacı grupların Devrimci Gençlik içindeki bazı ekipleri manipüle ederek, daha şiddetli eylemlere teşvik ederek bir askeri darbe ortamı oluşturmak için çaba sarf ettiklerini biliyoruz. Ertuğrul da hatırlayacaktır: Bazı yürüyüşlerde bir takım grupları silahlandırarak, teşvik ederek polisle Devrimci Gençlik eyleminin doğal seyrinin dışında şiddetli çatışmaları organize etmeye yönelttiklerini bunu önlemek için bazen fiziki güç kullanarak mücadele ettiğimizi…

Bu konularda o zaman çok uzun tartışmalar yürütürdük ve bir noktadan sonra, Oral'ın ifade ettiği toplantıdan sonra, THKP-C'nin ayrı örgütlenmeye yönelmesi kaçınılmaz hale geldi. THKO'lular da daha çok kır gerillasını esas alan, bizim o zaman Fukocu olarak ifade ettiğimiz, bir yola girdiler. Dev-Genç daha kitlesel bir örgütlenmeye sahipti. Köylüler içerisinde, Karadeniz'de yaygın örgütlenmeler vardı. Biraz daha uzunca bir mücadele sürecini öngörüyordu.

Bölümü bitirirken şunu söyleyebilirim: 78 kuşağıyla bizim içinde yer aldığımız 68 kuşağı arasında ne fark vardır diye bir tartışma var. Bizim dönemimizde geriye dönüp baktığımızda, 60'lar öncesinde bir TKP süreci, bir 27 Mayıs ve arkasından gelen birkaç darbe girişimi vardı. 70 sonrasındaki mücadele içindekiler ise geriye dönüp baktıklarında Kızıldere'yi, Denizlerin idamını gördüler. İki dönem arasındaki farklılıkları oluşturan bir noktadır bu.

BÖLÜM II
BUGÜNÜN SORUNLARI

Küreselleşme, AB, Kemalizm, Siyasal İslam, AKP ve SOL

Oğuzhan Müftüoğlu Bu bölümde bugünkü Türkiye'de ve dünyada yaşanan gelişmelere ilişkin noktaları, küreselleşme süreci, neo-liberal politikalar, Türkiye'de liberal değişim süreci karşısında solun tavrının ne olması gerektiği, Türkiye'de liberal ve milliyetçi savrulma konusundaki görüşler çerçevesi içerisinde ele alacağız, bugüne dair konuşacağız.

12 Eylül Kırılma Noktasıdır

Oral Çalışlar Biz şu anda hangi ortam içindeyiz ve bugünün geçmişle ilişkisi nedir sorusuna cevap ararken 12 Eylül'ün ciddi bir kırılma noktası olduğunu düşünüyorum. 12 Eylül ile birlikte Türkiye'de bütün sol hareket, 12 Mart'ta böyle olmamıştı darbe yemiştik ama toparlanabilmiştik hatta daya büyük yaygınlık kazanmıştı, için ciddi bir kırılma yarattı. Sendikalar kapatıldı, partiler kapatıldı, sol hareket bütün boyutlarıyla büyük bir yenilgi içerisine girdi. Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla sosyalist ülkelerdeki kriz eklendi buna. Bunlar açısından bakıldığında yeni bir döneme girdik ve bu dönem hesaplamadığımız sosyal dinamikleri ortaya çıkardı. Bunlardan bir tanesi Kürtlerdi. 85 yılında silahlı çatışma dönemine girdiler. İkincisi İslamcılar... İslamcılar da büyük bir siyasi akım olarak sahneye çıktılar. Üçüncüsü aleviler. Bunların üçü de 12 eylül öncesi yoktular. Varsa bile küçük gruplar halindeydiler. Fakat 12 Eylül sonrasında özellikle Kürtler sosyalist güçlerin iradesinin de dışında güç olarak ortaya çıktılar. Bence sol şaşkınlığa uğradı. Çünkü hesaplanmış bir program yoktu Kürtlerle ilgili olarak. İşçi hareketi kalmamıştı. İşçi hareketinin olmadığı koşullarda başka sosyal dinamikler ortaya çıktı. Bu sosyal dinamikler karşısında sol şaşkınlığa uğradı. Bunlara karşı nasıl politika geliştireceğini ve bu politikayı nasıl hayata geçireceğini sol bilemez hale geldi ve bundan sonra da sol bir düşüş içine girdi.

ÖDP çabası, diğer sosyalist hareketlerin parti kurma çabası bütün bu dağılmaların altında kaldı. Bu dalgaların hepsi sosyalist hareketi ötelemeye başladı. Bu aynı zamanda bu meseleleri tartışmak ve politika geliştirmek ihtiyacını ortaya çıkardı. Kürt meselesinde Türkiye sosyalistleri esas olarak sınıfta kaldı ve milliyetçiliğin hızla yükseldiği bir süreç yaşadık. Kimisi İslamcı hareketle Kemalist zihniyetle hesaplaşma içerisine girdi. Buradaki arkadaşlar itiraz edebilirler ama çoğunluk açısından baktığımızda İslamcı hareketle mücadele yolları esas olarak Kemalist ideolojinin hegemonyası altındaydı. Aleviler meselesi ile ilgili olarak ilişkiler çözülebilmiş değil. Çünkü kendi aralarında da karışıklar. Ama İslamcılara karşı ve Kürt hareketine karşı sosyalistler ne yapacaklarını hala bilmiyorlar. Niye yokuz? Çünkü bu konularda politikamız yok. Çünkü bu konulardaki politikaları esas olarak Kemalistler belirliyor. Kemalistlerin belirlediği politikalara biz eleştirilerde bulunuyoruz. Ama bu konularda ciddi ve köklü bir sosyalist duruş yok.

Kürt hareketiyle ilişkimizi milliyetçilik ile sınırlandıran bir çizgi izliyoruz. Aynı şey bu kemalist ve ulusalcı ideolojinin sol üzerindeki hegemonyası çok değişik konularda da gündeme geldi. Kıbrıs meselesinde, azınlıklar konusunda analize etti. Evet küçük bazı sosyalist gruplar doğru şeyler söylüyor ve yapıyor olabilirler; ama geneline baktığımız zaman Türkiye sosyalist hareketi geçmişte milliyetçi, Kemalist ideoloji etkisi altındaki günlerimizin bugün yeniden canlandığını daha iyi hissediyorum. Çünkü ciddi bir hesaplaşma içerisine girmedik. Şimdi Ergenekon'a baktığımızda, birbirimize şaka yapıyoruz ama...

Oğuzhan Müftüoğlu Doğu Ergenekon'dan içeride şimdi...

Oral Çalışlar O işin başka bir boyutu. Mesela bunu niye söylüyorum? Burada köklü bir problem var. Biz aslında ittihatçı gelenekten geliyoruz. Bu gelenekten geldiğimiz için askerden pozitif bir şey çıkacağını herkes bekliyor. Dev-Genç'le ilgili bir problem değil. TÖS'ün bildirisinde de var. Bizde de var. 12 Mart açıklandığı gün biz toplandık, reformlara yol verilirse destekleyelim dedik. Askerin yukarıdan aşağıya otoriter müdahaleleriyle sol arasındaki akrabalık bitmedi aslında. Bitmediği için zaaf var. Oradaki zaafın köklü ve siyasi bir nedeni var. Onun için ben buraya dikkat çektim. Tabi ki süreç içinde 12 Mart ve 12 Eylül bizi çok ciddi sarstı. Askeri müdahaleler arka arkaya geldi ama 12 Eylül sonrası Türkiye'de yeniden yapılanmanın ciddi bir şekilde kemalist ideolojinin hegemonyasını beraberinde getirdiğini düşünüyorum. Üniversitelerde bu ideoloji egemen oldu. Sol bu yeni inşanın altında kaldı ve bu yüzden yeni bir şey yaratmakta zorluk çekiyor. Eğer Türkiye'de sol yeniden bir hareket ortaya çıkaracaksa militarist gelenekle hesaplaşma içerisine girmeden bir şey başaramaz.

Bütün bu temel konularda yani Kürt meselesi vs gibi konularda gerçekten özgürlükçü ve demokratik yeni projelere ihtiyaç var. Ben bu konuda yeni projelerin olduğundan da emin değilim. Sol hareketin böyle bir mecali yok. Aydın'ın söylediğine katılıyorum. Birlik meselesinin esası Türkiye'nin önündeki temel meselelerde yeni baştan nasıl inşa edebiliriz bunu düşünmek lazım. Küreselleşme de böyle bir şey...

Oğuzhan Müftüoğlu Oral, biraz sana yardım edeyim. Kemalizm ve darbecilikle ilgili görüşlerini aktarıyorsun. Peki bunun karşısında liberal değişim süreci, liberal demokrasi süreci, AKP ve AB süreci var. Bu konudaki görüşlerin nedir?

Oral Çalışlar AB de bütün bu ayrışmada rol oynuyor. AB projesi başından itibaren sosyalist hareketlerin çoğunluğunda bir emperyalizm projesi olarak algılandı. Halbuki AB projesi sonuçta Avrupa kendi içinde çok çeşitli solcularıyla, Hıristiyan demokratlarıyla, sosyalistleriyle, yeşilleriyle yeni bir projeye doğru yöneldi. Avrupa'da yeni bir sınırların kalktığı ve küreselleşmenin etkisiyle yeni bir dünya oluştu.

Burada söylemek istediğim şey şu: Avrupa'da sınırların kalktığı ve küreselleşmenin etkisiyle yeni bir dünya oluşuyor. Bu dünyanın içinde tabi ki ideolojik hegemonya ve esas hakim unsur bugün kapitalizm. Öyle olmaması mümkün değil zaten. Başka ciddi bir seçenek de yok zaten insanlık açısından. Burada tartışma, biz bunun içinde yer alacak mıyız almayacak mıyız, alırsak nasıl yer alacağızdan çıktı iş. AB solun önemli bir kesimi tarafından esas itibariyle negatif bir güç olarak görülüyor ve bu negatif ilişki esas olarak şöyle ifade ediliyor: AB, Kürt meselesi, azınlıklar vs konusunda Türkiye'yi bölmek, parçalamak istiyor. Bu amaçla Türkiye'de özgürlükleri kullanıyor, insan hakları projesi zaten bir emperyalist projedir. Esas direnen ve kuvvetli olan direniş buradan geliyor. Zaten sosyalistler güçlü olmadıkları için söyledikleri de bunların gölgesinde kalıyor.

Çünkü sonuç olarak bugün AB'ye karşı direnen güçlerin başında Kemalistler, ordu, yargı vs geliyor. AKP tartışması çıktığından beri de esas tartışılan bu oldu. AB'ye Türkiye girmesin, içeride hesaplaşalım fikriyatı esas olarak ulusalcılarda. Sosyalistler bunların kenarından kıyısından bu projenin çok dışında rol oynamıyorlar. Sıkıntı da buradan kaynaklanıyor.

Oğuzhan Müftüoğlu ÖDP'de de böyle mi?

Oral Çalışlar Hepimiz Havetçiyiz… Şöyle de desek mi olur böyle de desek mi olur… Karışık bir ruh hali var.

Oğuzhan Müftüoğlu Emeğin Avrupası olgusu...

Oral Çalışlar Ben de onu söylüyorum zaten. Türkiye'de AB'nin içine girdiğin zaman komünist olarak gireceksin, sosyalist olarak gireceksin, öbürü İslamcı olarak girecek. Orada o mücadele devam edecek. İspanyol bir komünist gelmişti ona sormuştum İspanya komünizmi AB konusunda ne yapıyor diye. Bizimkiler sosyalizmin kapitalizme karşı mücadeleyi İspanya içinde vereceklerini zannediyorlar, halbuki kapitalizm bize toptan hücum ediyor, buna karşı koyabilmemizin tek yolu Avrupa'nın diğer emekçileriyle ve sosyalistleriyle birleşmekten geçiyor bunu göremiyorlar, dedi. Ben bunu çok önemsemiştim. Sonuç itibariyle …

Oğuzhan Müftüoğlu İstersen AKP ve siyasal İslam konusunda da görüşlerini söyle…

Oral Çalışlar Burada tabi şöyle oldu, Türkiye solu ciddi ölçüde ulusalcı ideolojinin hegemonyası altına ve muhafazakar çizgiye girdiği için değişim ve dönüşüm ve özgürlük modellerinin dışında kaldı. Bu defa Türkiye'de İslamcılar güçlü bir aktör olarak çıktı. İslamcılar ciddi bir değişim yaşadılar. Türkiye son 10-15 yıl içinde büyük bir ekonomik dönüşüm yaşadı. 96 yılında Gümrük Birliği'ne girildiğinde Türkiye'nin ithalatı 6 milyar dolar, ihracatı 4 milyar dolar. Toplam dış ticareti 10 milyar dolardı. Şu anda Türkiye'nin dış ticaret hacmi 250 milyar dolar. Yani sonuç olarak ekonomik açıdan 25 misli büyüyen bir dış ticareti söz konusudur. Bu Türkiye'de ekonomiyi değiştirdiği gibi yeni orta sınıfların ortaya çıkmasına yol açtı. Avrupa'ya ihracat yapan, batıyla ticaret yapan ciddi bir orta sınıf doğdu. Bu ticareti de Anadolu kaplanları diye ifade edilen kesim yaptı. Bu büyüme onlar için büyük rol oynadı. Tabi kaçınılmaz olarak Avrupa'ya ticaret yapan yeni bir orta sınıf doğdu. Bu ileri orta sınıf geçmişte Anadolu'ya mal üretiyordu. Avrupa ile birlikte çok köklü bir değişim yaşadılar. Çünkü oraya gönderdikleri malı kaliteli üretmek zorundaydılar. Marx'ın çok önemli bir lafı var: “Bir insanın ideolojisini üretim ilişkileriyle olan ilişkisi belirler.”

Onlar artık orta çağ ideolojisinden sıyrılarak daha kapitalist bir dünyanın parçası haline geldiler. Evet muhafazakar bir çizgiler vardı ama hayatla ilişkileri din üzerinden değil ticaret ve üretim ilişkileri üzerinden şekillenmeye başladı. Sonuçta AKP Türkiye'de muhafazakar kapitalizmin yeni temsilcisi haline geldi. Dışarıyla esas ilişkiyi bunlar yürüttükleri için dışa açık değişim çizgisiyle de bunlar birleşmeye başladılar ve eski orta sınıf bunların dışında kaldığı için giderek muhafazakarlaştı. Her türlü değişimle mücadele etmeye başladılar. Örneğin 301'in kaldırılmasını AKP isterken buna karşı koyan kendini sosyal demokrat olarak tanımlayanlar oldu.

Her alanda baktığımız zaman AKP ile çevreyi karşılaştırdığımızda AKP'nin daha liberal ve değişime açık bir çizgi izlediğini görürüz. Bu şu demek değildir tabi: bunlar AKP'li oldular, AKP'nin peşinden gidiyorlar. Mesele şu: Türkiye'de bizim Maocuların çok önem verdiği bir şey vardır: tutulacak halka meselesi. Türkiye'de bugün temel tehlike nedir? Bu konuda bir tespit yapmak ve buna göre politika belirlemek gerekiyor. Şu anda Türkiye bir askeri darbe tehdidi altındadır. Buna karşı ne yapacağız, esas tehlike bu mudur, yoksa şeriat tehlikesi mi mevcuttur? Eğer şeriat devleti haline geliyorsa Türkiye ulusalcıların peşine düşelim.

Oğuzhan Müftüoğlu Gördüğünüz gibi bugüne gelmekte neden ayak dirediğimizi anladınız, şimdi dövüşmeye başlayacağız. Bu AB'ye girelim meselesiyle ilgili, kolayından gidip Amerika'ya girsek daha iyi değil mi? Aydın sen devam et, ben sonra gireyim…

  “Solun Hegemonya Merkezi Olabilme İmkanı Ortadan Kalktı”

Aydın Çubukçu 3 temel sorun üzerinde ben görüşlerimi özetlemeye çalışacağım. Önce sol için bir çıkış yolu var mıdır, bu nedir? Tekrar toplumsal bir etki merkezi olabilmek, kitlelerle birleşebilmek ve sosyalist hareketlerle kitlelerin arasında bir bağ kurabilmek… Bu değişmez bir hedeftir. Kitle hareketiyle sosyalist fikirler arasında bağ kurarsanız devrime doğru ilerlersiniz, kitleleri devrimcileştirirsiniz. Günümüzde durum nedir, her şeyden önce bir sosyalist fikir mihrakı, kendisini kitlelerle birleştirmeye aday gören, kendini her konuda sosyalistçe hazırlamış bir mihraktan söz edilemeyeceğini başından beri söylüyorum, bu mihrak dağılmıştır. Bir sosyalist AB'den yanadır, öbür taraf karşıdır. Temel meselelerde İslami hareket hakkında bile farklılıklar vardır, Kemalizm hakkında farklılıklar vardır. Dolayısıyla bir hegemonya merkezi olabilecek, fikri ve siyasi bir hegemonya merkezi olabilecek, durumda olan bir soldan söz etme imkanı ortadan kalkmıştır.

Hrant'ın cenazesi bir umut yaratmıştır, bence abartılmış bir umuttur; ama insanlar ilk defa bu kadar kalabalık olabileceklerini hem de hepimiz Ermeniyiz gibi aykırı bir sloganı atabilecek kadar kalabalık olabileceklerini görüp heyecanlanmışlardır. Bu bir imkandır. Buradan gidelim, buranın anlamı ve içeriği neyse onu işleyerek birleşelim ve güçlenelim fikri özellikle İstanbul aydınları arasında hayli heyecan uyandıran bir fikir oldu. Ama her gün de Hrant öldürmenin imkanı yok, buna razı da olmayız bizi harekete geçiriyor diye. Ama onun içeriğini anlamak ve buradan hareket etmek de çok anlamlı değildi. Orada çok farklı duygular bir araya gelmişti.

Ama bir de yakın zamanda yaşadığımız emek platformunun hareketi var. Milyonlarca insanı gerçekten harekete geçirdi. İşçi emekçi olmayan insanları da kendi etrafında hareket etmeye yöneltti. Bir duygu birliği yaratmak gücünü gösterdi. Ben böyle bir yığınsal hareketin imkan olduğunu düşünmenin daha anlamlı olduğunu ileri sürüyorum. İşçilerin ve emekçilerin iktisadi talepleri, günlük hayatlarını doğrudan etkileyen meseleler karşısında tutumları – TEKEL'in kapatılmasıdır, TELEKOM grevidir vb. – pek çok art arda yaşadığımız ve parça parça sınıfı harekete geçiren ve sınıfın her bir parçası üzerinde etkili olan ama diğer parçaya pek sirayet etmeyen bir hareketlilik, canlılık olduğunu görmemiz mümkün. Hakikaten işçileri ve emekçileri derinden sarsan ve harekete geçiren bir atmosferde yaşıyoruz. Ortak sorular; ama parçalı cevaplar verilen bir durum var. Emek Platformu bunları belli bir ölçüde ifade etme imkanı yakaladı, müdahaleyle karşılaştı, Türk-İş ayrıldı ve önümüzdeki 1 Mayıs Türk-iş'in de katılmasıyla 80 sonrasında ilk defa Türkiye'de 1 Mayıs alanda birleşik olarak kutlanabilecek. Bu bir işarettir, bu derinde hareket halinde olan işçi, emekçi kitlelerinin su yüzüne vurmuş bir ifadesidir. Bunu nasıl değerlendirebiliriz, buradan bir çıkış yolu, burada solcuları kendilerine dönüp neler yapabiliriz dedirtecek bir imkan bulunabilir.

Şimdi o klasik kuralı yeniden hatırlamak ve kendiliğinden hareketle sosyalist hareketin birliğinin ihtilalci, devrimci bir ilerlemenin imkanı olduğunu hatırlamanın zamanıdır.

İki: AB ve diğerleri, Oral'ın hoş bir tespiti vardı, bana biraz çelişkili geldi. İttihat Terakki Türkiye Solu'nun genlerine işlemiştir, DNA'sında halka İttihat Terakki'ye iner; ama AB hakkında konuşmaya gelince o eleştiri havaya uçtu. Varsa orada da var, yani AB taraftarlığı İttihatçılıkla ilgili bir şey. Bu farklı biçimlerde kendini tezahür edebilir; ama o eleştiride İttihatçılıkla yani Tanzimat, Batıcılık ve AB arasında bir bağ var. İttihatçılığı bir kenara bırakalım; ama İttihatçılık da onun bir ürünüydü. AB eğer uluslar arası işçi hareketi için bir imkan diyorsak, biz bunu emperyalizmin tümü için söyleyebiliriz. Emperyalizmin çağı Lenin'in de zamanın da söylendiği gibi proleter devrimin de çağı idi, yani böyle bir bağ vardır. Sermayenin küresel bir hal alması devrimin de imkanını küreselleştirir, bir imkandır bu. Henüz gerçek değildir, bir imkanı nasıl gerçekleştireceğimiz de siyasal bir mücadele konusudur. AB'ye karşı olmanın normları: sermayenin gelişmesi, liberalleşme, demokratikleşme vs. bunlar zaten sermayenin genişletilmiş yeniden üretiminin söz konusu olduğu her ülkede o koşullar cümlesinde ülkeye gelir.

Demokrat Parti nasıl geldiyse AKP de öyle gelmiştir. Biz bunu yeni yaşamıyoruz; yasalardaki değişiklikler, çok partili rejime geçiş vs. bunlar daha önce de Amerikan emperyalizminin savaş sonrası demokratikleşme denilen süreç içinde yaşadığımız şeylerdi. Şimdi de benzer bir şeyi AB dolayısıyla yaşıyor olmamız ne AB'ye ne de AKP'ye olumlu bir anlam yüklememiz için yeterli değillerdir. Bu bir yana, evet AB, Yeşiller, Sosyalistler, çeşitli Avrupa çapındaki partiler eliyle bir çok meselenin gündeme gelmesinde rol oynadılar; ama AB değişiyor AB'nin siyasal çevresi değişiyor. Ona ideolojik, politik olarak herhangi bir misyon yükleyen hareketlerin etkisi azalıyor. Avrupa, Avrupa olmaktan çıkıyor herkesin kapısına süt vs. o dönemler bitti. AB evet Türkiye'de şu yada bu şekilde olumlu karşılanabilecek bir vizyona sahiptir, görünüşe sahiptir; ama özü itibariyle burada emperyalizme karşı mücadelenin kendisi söz konusudur. Bu bizi ulusalcılarla birleştirir mi? Birleştirmemelidir. Orada başka bir şey söz konusu; Kürt meselesi, demokratikleşmenin herhangi bir biçimde tezahürü, ulusalcıları ilgilendiren budur ve buna karşıdırlar. Burada herhangi bir birlik olamaz.

AB'ye emperyalizme karşı mücadele kapsamında işçiler ve emekçilerin çıkarları açısından hayır diyenlerle; AB'ye devletin bekası, milletin birliği vs gerekçelerle düşman görenlerin birliği asla söz konusu olamaz. Ayrımlar net çizilmelidir. Bunda bizim eksiğimiz olabilir. AB'ye karşı olmanın anlamını güçlü vurgulamamak bunu iyi işlememek kafa karışıklığının ortaya çıkmasına sebep olmuş olabilir. AB'yi iyi deşifre edememiş olmak solcuların bir eksikliğidir.

Siyasal İslam konusunda Oral'a katılıyorum. Gerçekten siyasal İslam'ın AKP ile çizilmiş çerçevesi içinde bir sınıf karakteri gittikçe belirgin hale gelmektedir. Eskiden Erbakan döneminde olduğu gibi muhalif hatta yer yer geleneksel üretim biçimlerine bağlı olarak anti kapitalist söylemlerin ortaya çıkmış olması artık değişmiştir. Yabancı sermayeden söz edeni başbakan azarlıyor, uluslar arası sermaye diyor. Böyle bir duruma geldik. Bunun sebebi gerçekten kitle olarak sınıf değiştirme yoluna girmesi ve kapitalizme entegre olmasıdır. Fakat bunun dışında bir de yoksulların Müslümanlığı dediğimiz başka bir akım derinden derine işlenmeye devam ediyor. Bu yalnızca bizim ülkemizde değil, Ortadoğu'da, Suriye'de, Mısır'da, Lübnan'da hatta Ürdün'de alttan alta yoksulların İslamiyet'i denen akım tezahür ediyor ve güç kazanıyor. Başlangıçta örneğin Nasır zamanında Mısır'da İslami sosyalizm kavramının ortaya atılmış olması Nasır'ın hareketine karşı Amerika tarafından örgütlenmiş bir hareketti, Evangelistlerin hareketi. Ama o kendi içinde parçalanıp gerçekten yoksullar için sosyalist bir İslamiyet mümkün müdür diye düşünen akımlar da oldu. Buna dikkat etmek gerekir. Türkiye'de temsilcileri çok zayıf ve azdır. Ama ne söylediklerini değerlendirmek ve bölge çapında ve ülke içinde de anti emperyalist, kapitalizmin sınırsız saldırıları karşısında bulunmadığını araştırmak, en az Kemalistler ve solcular arasında teğet noktası vardır diye düşünmeye zorlandığımız yerde aynı duyarlılığı o tarafa doğru göstermek zorundayız. Nerede ne kadar, ne zamana kadar ve ne için sorularına cevap aramaya değer bir fenomen olarak onu da göz önünde tutmalıyız.

Bizim 60 döneminde Dev-Genç'in en etkili olduğu dönemde, Kürt gençleri ile ilişkimiz son derece kötüydü. Çoğu İşçi Parti'liydi. Çünkü biz daha çok Kemalisttik. Tarihsel olarak şekillenmiş bir ayrılıktı bu. Biz Dev-Genç olarak Kürtleri kazanamadık. Birkaç tane Kürt arkadaşım vardı; ama onlar da Kürt olmaktan çok Dev-Genç'liydi. Ama Kürt gençlerinin kitlesiyle Dev-Genç'in arasında iyi bir bağlantı yoktu. Devrimci Doğu Kültür Ocakları'nın bizimle araları soğuktu.

Burada da o dönemin temel özellikleri, anti emperyalizm vs gibi; ama bunun bir eksiklik olduğu, bunun aşılması gereken bir problem olduğu dar ağacında dile getirildi. Vahim bir biçimde Deniz'in dile getirdiği son mesaj, Kürt ve Türk halklarının bağımsızlık mücadelesi olarak formüle edildi. Ondan sonra da biz başka bir biçimde bakmak zorunda kaldık bu gelişmelerin de etkisiyle. Şimdi ise yine yer yer değinildi emperyalizmin aracıdır, bölücüdür ve gericidir diye Kürt hareketine soğuk bakmak, onun taşıdığı dinamikler bir yana ama ezilen bir halkın hareketi olması dolayısıyla bizim sorumluluklarımız içinde bulunması unutularak olaya yaklaşmak doğrusu bizi ilerletecek bir şey değildir. Bu meseleyi solum, sosyalistim diyip de Kürt hareketi karşısında abuk sabuk tutumlar takınmak bizi ilerletmez, bizim çıkışımızı kolaylaştırmaz.

“Sosyalist Hareket Kendisini Küreselleşme Solculuğundan ve Onun Karşısındaki Anti-Küreselleşmeci Milliyetçilikten Ayırmalı”

Ertuğrul Kürkçü Birincisi, kavramsal bir ayıklamaya ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Sol kavramın aslında bir şey ifade etmemeye başladığını hissettiğimiz bir dönemde olduğumuzu söylemek istiyorum. Çünkü bir önceki tartışmada eksik bıraktığımız bir yan var. 1965 seçimlerinden sonra TİP'in TBMM'ye 14 milletvekilli bir senatörle girmesi genel olarak aydınlar, sendikacılar ve üniversite öğrencileri üzerinde yarattığı devasa etki, devlet partisi CHP'yi bir pozisyon değişikliğine sürükledi ve CHP, TİP'in hitap alanını kendi alanına çekmek üzere hem kendi doktrinini demokratik sol veya sosyal demokrasiyi yeniden düzenledi hem de programında buna uygun denilebilecek değişiklikler yaptı. O zamandan beri CHP bir yandan Türkiye'de solun meşrulaştırılması bakımından esaslı bir rol oynadı. Eğer devletin yarısı solcuysa sol kötü bir şey değildir; fakat öbür taraftan solun aşağıdan gelen, düzen dışı, dönüştürücü, yıkıcı içeriği üzerinde de olumsuz bir rol oynadı.

Sosyalist hareketin güçlenememesiyle sol, CHP'nin tüccarların devlet adamlarının avukatların bürokratların iyi yada kötü reformcuların hal ve hareketlerine verilen adlar olmaya başladı. Bu bizim üzerimizde bir ağır yük oluşturuyor ve tarihi anlamını bir yana bırakmamakla birlikte kendimizden sosyalist diye söz etmenin böyle bir hat çizmenin anlamlı olduğuna inanıyorum.

Bu çerçevede baktığımızda bugün sosyalist hareketin en önemli iki meselesi birincisi küreselleşme solculuğundan; ikincisi onun tam karşısında görünen anti küreselleşmeci milliyetçilikten kendisini ayrıt etme ve yeniden konumlandırmaktır. Bu doğrudan doğruya kendisini emeğin hatları emeğin çıkarları emeğin hayatı üzerinde yeniden kurmakla ilgili bir mesele.Eğer bunu yapabilirse, sosyalist hareket kendisini bir kez daha, yeniden bu sosyal arka plan üzerine kurabilirse zaten nesnel olarak olmakta olan şeye öznel olarak bir anlam yükleyecek ve bunu adlandıracaktır. Çünkü sermaye uluslararası iken emeğin milli ve yerel kalması olanaksızdır. Emeğe böyle bir şey teklif etmek emeğe kölelik teklif etmektir. Yani Türkiye'nin hükümeti devleti ordusu bütün uluslararası ittifakını kuracak, sermayesi bütün uluslar arası ittifakını kuracak, sermaye bütün kürede olduğu gibi Türkiye'de de gezecek ama emek ne küresel emek piyasasına çıkabilecek ne de içerde kendisini savunmak için ittifak kurabilecek böyle şey olmaz. O yüzden böyle bir yerde emeğin kendisini hem küresel olarak hem de enternasyonal olarak yeniden kurma mecburiyeti dolayısıyla bu çatışma karşısındadır.

AB tartışmasının özüne bakarsak sermaye sınırı aşsın, fikirlerde sınırı aşabilir ama emek sınırı aşmasın emek yerel kalsın ve Türkiye AB'ye üye olsa dahi emeğin dolaşımı kısıtlansın denilmektedir. Sosyalistler eğer kendilerini emeğin hayatı içerisine yeniden kuracaklarsa itirazlarını çıkış noktası burası olmalıdır.

Öte yandan bunu tam karşı kutbundaymış gibi yer alan ulusalcıların merkezi örgütü devlet olduğuna göre devletin milli güvenlik siyaset belgesi Türkiye batıyla bütünleşmeye devam etmeli AB üyelik hedefini muhafaza etmelidir, demektedir. Dolayısıyla sıkıştığında Deniz Baykal'ın, İlhan Selçuk'un hepsinin söylediği şey şundan ibarettir, girelim ama şerefimizle. Yani İlhan Selçuk iktidardayken girersek şerefli muhalefette girersek şerefsizce. Peki işçilerin çıkarları nerede bu tartışmada işçi çıkarları yok. Bu tartışmanın özü burada dolayısıyla biz sosyalist hareketin yeniden kuruluşundan söz ediyorsak, bu, emeğin tarihsel çıkarları üzerine kurabildiğimiz kadar anlamlı olur.

İkinci nokta şudur; bugün devleti yönetenlerin söylediği gibi bir parçalanma, bölünme ve dağılma riski vardır. Fakat bu risk ne Kürtler haklarını talep ettikleri için, ne Aleviler azınlık bir inanç grubu olarak kendi haklarını talip ettikleri için, ne kız çocukları üniversiteye başörtüsü ile girmek istedikleri için ne de solcular bunu yıkmak için çalıştıkları için değil bizzat kapitalizmin kendi işleyişi yüzünden. Küresel kapitalizm bütün yeniden düzenlemeler bölgesel düzenlemeler bağlamında kendisini kutuplaşmalar arsında bir yere yerleştiremediği için Türkiye dağılma gibi risklerle yüz yüzedir.

Türkiye ya ABD ya Çin yada Rusya ile sermayenin çıkarları doğrultusunda bir ittifak kuracaktır. Bu çıkarların hepsi birbiri ile çelişki durumundadır. Nerden tutarsa tutsun bir gerilimle karşılaşacaktır. Irak'ın toprak bütünlüğü meselesi doğrudan doğruya Türkiye'nin bir toprak meselesi olarak okunabilir. Suriye'deki durum yine aynı şekilde tercüme edilebilir.

O zaman kapitalizmi şöyle yada böyle sürdürme meselesinin ötesinde, bir sosyal cumhuriyet olarak Türkiye kendisini yeniden kurabilecek mi sorunudur. Cevap hayır ise o zaman başına gelenden korkmayacak, herkese bela okumayacak, meydan okumayacak. Türkiye ya bu kırılganlık üzerinde kendi kaderiyle yüzleşecek yada bir modern cumhuriyet olarak emeğin üzerinde yeniden kurmaya girişecek. O zaman hikaye değişecek kontrgerillasını alıp gidecek ondan sonra bizle oturacak müzakere arayacak.

Peki bu itirazın bir nesnel anlamı var mı burada Aydın'a katılıyorum. Kürtler ayrılık bayrağından yana bir arada ama haklarımızla diyerek uğraşıyorlar, Aleviler kendilerine itibarlı bir yer istiyorlar, kadınlar haklarını istiyorlar, emekçiler neo-liberalizmin bütün hamlelerine karşı sokaktalar. Peki bu dinamikleri birleştirecek bir araya getirecek bir imkan var mı, bence var.

Birbirimizi birleştirmek yerine bu mücadele dinamiklerinin içinden bir üçüncü kutup kurmak için uğraşmak istersek imkan var. Bizim bütün ittifakımız emek mücadelesinde kadın mücadelesinde Kürt mücadelesinde Alevi mücadelesinde duruyor. Yeter ki biz sosyal cumhuriyet imkanının var olduğunu gösterelim. Yoksa bu kırılgan yapı bu şekilde zorla tehditle korunmaya çalıştıkça bu gerilim altında olacaklar olacaktır. Bundan kaçış yok.

60'ların bağımsızlık şiarı tek başına manasızdı bugün kendisine emek yeni bir uluslararası ittifaklar zinciri önerebilir bugün de bağımsızlık, ABD, Çin, Rusya ve AB'nin dışında, başka bir hat, Venezüella, Hindistan ve Güney Afrikadan oluşan yeni bir hat oluşturmaktır. Türkiye'yi yönetmeye talip olan sosyalist politika bu hat üzerinden uluslararası bir ittifak çizgisini kendisiyle beraber ileriye taşıyabilir. Yoksa kendimizi dünya ekonomisine kapatalım tezinin karşılığı olmadığını bütün Latin Amerika deneyimi gösteriyor.

Latin Amerika ulus devletlerden oluşuyor bu devletler şimdi yeni bir ittifak yeni bir birlik yeni bir mücadele oluşturarak yepyeni bir model ortaya koyuyorlar. Neden bu modele gözümüzü kapatalım. Böyle ilişkiler kurabileceğimiz kendi etrafımızda halk dinamikleri yok mu. Dünya Avrupa ve ABD'den mi ibaret. Baktığımız zaman Karadeniz havzası Akdeniz havzası Ortadoğu bütün buralarda bu hat üzerinde birleşecek mücadele edecek unsur var. Bu dünya üzerinde ayrı ayrı devletler ayrı ayrı halklar var ve bunların hepsinin emekçileri aynı kapitalizme karşı küresel bir kavganın parçaları olarak yaşıyorlar.

Şimdi biz eğer Türkiye emekçileri içinde kendimizi yeniden kuracaksak dünya çapında süre giden bu mücadeleye karşı bir lafımız olacak. Birincisi küreselleşmeye ikincisi de Türkiye içerisinde sürüp giden milliyetçi ve neo-liberal kutuplar arasında ayrışan emekçilere bir üçüncü kutup önerimiz olacak, emek kutbu.

Hepimizin bir araya geleceği eğer bir partimiz yoksa ki bence şimdi de olmayacak ama bir koordinasyon olur bütün bunları tartışıp içerisinde kurtarabileceğimiz ileriye doğru bir adım atabileceğimiz hakikaten emeğin sorunları çerçevesinde tartışacağımız bir koordinasyonumuz olabilir. Karamsar olmaya gerek yok. Darbede gelirse artık ne yapacağınızı biliyorsunuz ben mi söyleyeyim.

Oğuzhan Müftüoğlu Kendini hakikaten hala DEV-GENÇ başkanı zannetti herhalde.

Ertuğrul Kürkçü Demin söylediler ondan sonra kongre olmadı.

Oğuzhan Müftüoğlu Biraz saçın kalmış olsaydı

Ertuğrul Kürkçü O zaman da saçlarımı kestirdiniz.

Oğuzhan Müftüoğlu Doğru söylüyor saçları omuzlarındaydı. Mahir sözü sana veriyorum.

“Sosyalistler Biraraya Gelerek Türkiye'nin Politik Akışını Değiştirebilir”

Mahir Sayın Şimdi bir de ben ekleyeyim, bizim 68 ile Avrupa'nın 68 i birbirinden çok farklıydı. Ertuğrul uzun saçlıydı, o zamanlar aramızda Avrupalı 68'lilere benzeyen bir tek o vardı. Şimdiki performansı da hala Dev-Genç başkanı gibi.

Şu anki tarihi geçmiş bir şekilde belirliyor. Dolayısıyla geçmiş tarihten hala bizi karşı karşıya düşüren şeylerden tartışılıyor ise bunların muhasebesini görmek gerekiyor. Bir konuşmamda elimden geldiğince belli bir sosyalizm anlayışının, aslında kendimizi nitelediğimiz adlara uymayan bir sosyalizm anlayışının bizi belirlediğini, böldüğünü anlatmaya çalışmıştım.

Paris Komününden gelen bir gelenek vardı ama yok olmuş gitmiş. Bizim bugün sosyalizm anlayışı konusunda geçmişle hesaplaşmamız gerekiyor, ama biz bunu yapmadık yapmış gibi görünse de olmamıştır.

Bir de politika üzerine laf etmekten çıkmanın yolunu bulmamız gerekiyor. Politika üzerine laf etmek yerine politika yapar hale gelmemiz gerekiyor. Politika günlük hayatın doğrudan doğruya değiştirilmesi, günlük hayata müdahale demektir. Bu müdahale kabiliyetimiz yoksa gücümüz yoksa politika yapmaktan bahsetmek olanaklı değildir. Dolayısıyla ister beğenelim ister beğenmeyelim eğer biz, bizim gibi yüz binlerce solcuyu bir araya getirebilecek bir formülasyonu bulabilirsek; bu konuda geçmişte bizi bölen sosyalizm anlayışını aşan, kökenlerine sağdık, çağdaş gelişmeleri göz önünde bulunduran bir sosyalizm anlayışın da birleştirebilirsek bunların enerjisini işçi sınıfının uzaklaşmış olduğu siyaset sahnesine yeniden dönüşü için kullanabilirsek, büyük bir iş yapmış oluruz.

Sosyalistlerin bir araya gelip enerjisini gerçekten işçi sınıfın siyasete müdahalesi için kullanması Türkiye'nin bugünkü tüm politik akışını dönüştürecek bir özelliğe sahiptir diye düşünüyorum. Böyle büyük bir hayal ki aradan geçen yıllarda öyle küçüldük ki bırakın yüz binler olmayı on binleri olan bir parti bile olsak politikayı belirleme açısından üzerine yorumlar yaptığımız meseleleri düşündüğümüz biçimde değiştirmek açısından çok önemli bir kuvvetin ortaya çıkmasına imkan verecektir. Bu noktaya bakmamız gerekiyor yani bunu tarihin bir başka geleceğine tabanı birleştirdiğimiz zaman bizde onun gücüyle birleşiriz diyen bir perspektife inanmamak gerekiyor.

Böyle şeyler daha öncede sık sık kullanıldı. 70 li yıllarda yaptık ama bu düşünceden öteye gidebilen bir şey yoktu. Böylesine birbirinden ayrı konumlamışlar olduğu zaman birbirimizin enerjisini de tüketme gibi bir işimiz de oluyor. Dolayısıyla yaşadığımız süreçlerden dersler çıkararak dünkü gibi aceleciliğe düşmeden, sayısı artık ne olup bir araya gelinecekse, bu gücü bir araya getirmenin imkanlarının neler olduğunu araştırmak gerekiyor. Bunun denenmiş ve yanlışı da ortaya çıkmış bir proje olduğunu düşünmemek gerekir.

Bunu yaparken tabi ki bizi dün bölen meselelerden biri olan Kürt meselesinde bir kavrama ulaşmak gerekiyor. Kürt meselesi aslında batıdaki Kürt meselesi birde doğudaki Kürt meselesidir. Kürt politikasında yolda kaldık kalmadık meselesinden öteye çok temel değiştirilmesi gerekilen bir şey var. Biz bugüne kadar Kürtler ile ilişkimizi kendi sürdürdüğümüz politikanın gerekliliğine uyması gereken bir parça olarak gördük halbuki onu başka bir irade olarak görüp bizim güç birliği yapabileceğimiz, eylem birliği yapabileceğimiz mücadele birliği yapabileceğimiz ve kendi iradesini kabul etmek zorunda olduğumuz bir varoluş olarak kabul etmemiz gerekiyor. Bu durumda ancak ve ancak aramızdaki rekabet ilişkisini ortadan kaldırıp onun yerine bir mücadele birliği ilişkisi kurabiliriz.

Geçmişte ve günümüzde karşımıza gelen problem hep bu olmaktadır. Onlara politik bir yer tayin etmek yerine onların politik arenadaki duruşunu bir veri olarak alıp onunla nasıl birleşeceğimiz nasıl bir mücadele birliği gerçekleştireceğimizi görmemiz gerekir. Bu mesele bizim su anki Türkiye'de yürüttüğümüz politikadan çok geniş bir meseledir.

Son konuşan olduğumdan bir çok meseleye cevap verme ihtiyacı duyuyorum ama süreyi uzatmamak için AB konusunda bir şey söylemek ihtiyacı duyuyorum onunla bitireceğim. AB sadece dünyayı paylaşmak için oluşturulmuş bir zenginler kulübüdür, başka bir tanımı yoktur. İstediği kadar insan haklarından bahsetsin uluslararası ilişkilerin gelişmesinden ulus devletin ortadan kalkmasından bahsetsin ki onlar Avrupa da zaten var. Bize de oradan geleceğinin hesabı içerisinde, bedel ödemeden, kolayca demokrasi elde edebilme düşüncesi pek gerçekçi ve olanaklı değil.

Kürtler bu konuda heves etmişlerdir. Bedeli ödenmeyen hiç bir şeyin değeri yoktur. AB'den elde edilebilecek bir demokrasi yoktur. O demokraside her zaman iptal edilebilecek bir demokrasi olmaya mahkumdur diye düşünüyorum. Teşekkürler.

“Sol Kendini Neo-Liberalizme Karşı Mücadele İçerisinde Geliştirebilir”

Oğuzhan Müftüoğlu Arkadaşlar Mahir son konuşmacıyım dedi ama son konuşmacı benim. Çok uzun konuşmayacağım, izninizle tartışılan konularla ilgili birkaç cümle de ben söyleyeceğim.

Şimdi gördüğünüz gibi ideolojik konularda hala anlaşamıyoruz. Benim en anlaşamadığım konuşmacı da başta da söylediğim gibi 30- 40 yıldır anlaşamadığım arkadaşım Oral'dı, halada anlaşamıyorum söyledikleriyle.

Oradan başlayayım. Bu gün Türkiye küreselleşmeye entegrasyon süreci yaşıyor. AB konusunda diğer arkadaşların görüşlerine katıldığımı söyleyebilirim Bir söyleşide her şeye tek kelimelik yanıtlar vermem isteniyordu, AB'ye tek kelimeyle “Tanzimat kafası” diye yanıt verdim. Türkiye'de şöyle biranlayış var, AB demokrasi istiyor, AB özgürlük istiyor, Türkiye AB'ye girerse demokrasi insan hakları daha batılı bir yaşam tarzı gelir. Bu aslında yüz yıllık bir Tanzimat projesi.

AB süreci nedeniyle kopenhagen kriterleri çerçevesinde bazı konular gündeme geldi: Ben AB konusunda evetçi değilim, ama, idam, 301, fikir özgürlüğü, azınlık hakları vb. konulardaki kopenhagen kriterleri doğrultusundaki değişimlere, ülkenin bölünmesi tehlikesi bahanesiyle karşı çıkmanın da saçma olduğunu düşünüyorum. Bu tavır yanlış olarak, ‘havetçilik' şeklinde ifade edilir. Hayır, bu ‘havetçilik' değil. AB kriterleri çerçevesinde bazı düzenlemelere evet ama, AB'ye hayır. Yani benim tavrım evetin bir şekli değil hayırın bir şeklidir.

AB projesi, özetle söylemek gerekirse tıpkı ABD gibi bir Avrupa Birleşik Devletleri kurma projesidir. Son dönemde sermayenin küreselleşme sürecine entegre olmuş, ona göre yeniden şekillenmektedir. Başlangıçta bir ticaret birliği bir Avrupa ekonomik birliği şeklinde bir şeyken giderek sermayenin küreselleşme sürecinin bir parçası haline dönüşmüştür. Neo-liberalizm bütün yönleriyle kendisini AB sürecine hakim hale gelmiş durumdadır. Bu gün Avrupa'da da dincilik, gericilik postmodern dünya görüşünün bir ifadesi olarak körüklenmektedir. AB Türkiye emekçileri ve sol açısından bir aldatmacadır. Bazılarının zannettiği gibi, AB sürecine bağlanmış bir sol projeyle solun gidebileceği hiçbir yer yoktur.

AB'ye girelim, bizde onunla beraber emek hareketiyle birleşiriz ve emeğin Avrupa'sını kurarız, Türkiye'de emeğin Türkiye'si olur gibi düşünceler var. Ben bu tür liberal sol düşüncelere de katılmıyorum. Bu solun kendisini inkarı olur. “Emeğin Avrupası” diyorduk, ben bu kavramı o şekilde anlamıyorum. Bu günkü AB sermayenin Avrupasıdır. Emeğin Avrupası, sermaye Avrupasının reddidir.

Türkiye'de solu önemli ölçüde ayıran konulardan bir tanesi budur. Bunun da aslında küreselleşme süreci karşısında solun yarılmasından kaynaklanan bir sorun olduğunu düşünüyorum. AB süreci bağlamında, küresel neo-liberal politikaların bir parçası olarak bir liberal değişim süreci yaşanıyor. Sol hareket bu gelişme karşısında ortadan bölünmüş durumda. Bu gelişmeyi ve bununla birlikte kürselleşmeyi olumlayan bir akım, aynı zamanda bu sürecin aktörü durumuna gelen AKP karşısında da olumlu bir tutum takınıyor.

Oral, Gümrük Birliği'ne girmenin Türkiye'de ki ekonomik ihracat dış ticaret dengesinde ne kadar olumlu etkin yaptığını...

Oral Çalışlar Öyle demedim

Oğuzhan Müftüoğlu Ne dedin?

Oral Çalışlar O tarihten itibaren Türkiye'deki dış ticaretin değişime uğradığı...

Oğuzhan Müftüoğlu Evet, doğrudur ama zaten sermayenin küreselleşme olgusu da böyle bir şey. Şimdi çarşıya gidip herhangi bir marka ayakkabı alsan, ya Tayvan malıdır ya Çin malıdır ya başka bir şey. Burada mesele, sermaye hareketli kılınıyor, emek sabit kalıyor ve ucuz emekle üretilen mallar dünyanın her yerindeki pazarları dolaşıyor.

Bir diğer tartışma konusu, Kürt sorununun nihai çözüm noktasını nerede görüyoruz, bugünkü aşamada neler öneriyoruz, bunlar. Türkiye'de bir sosyalist iktidar olsa, ÖDP iktidarda olsa, bir saatte çözeriz. Ama bugün meselenin çözümü konusunda Türk ve Kürt emekçilerine, Türkiye'de devrim isteyenlerin çıkarının nerede olduğunu da söylemek durumundayız. Ben meselenin nihai çözümünün doğrudan demokrasi doğrultusunda yerel yönetim ilkelerinin geliştirilmesi ve Türkiye'deki idari ve siyasi yapının buna uygun olarak yeniden düzenlenmesinde görürüm.

Türkiye'nin her bölgesinde etnik ve dinsel ayrımlarına bakmaksızın, bölgelerdeki insanların kendi kaderleri hakkında söz söyleyecekleri, kendilerini ilgilendiren bütün meselelerde kendilerinin karar verecekleri bir yapılanmada görürüm. Böyle bir şey ancak Türk ve Kürt halkı içerisinde devrimci, eşitlikçi ve özgürlükçü bir görüşün egemen olması ile sağlanabilir. Çözüm noktası burasıdır, bunun da çok uzun dönemli bir mücadele olduğu kanısındayım. Kürt hareketi içerisinde bu doğrultudaki talepler Kürt siyasetçileri tarafından son dönemde yoğun biçimde dile getiriliyor. Bu eğer Kürt hareketinin ve Türkiye devrimci hareketinin ortaklaştığı görüşler haline gelirse, Türkiye'deki devrimci mücadelenin daha büyük bir güç kazanacağına inanıyorum.

Elbetteki dünya konjonktürünün geldiği nokta itibarıyla da Kürt sorununda belli çözümler gündeme gelebilir, yayın konusunda, anadil eğitimi konusunda bazı gelişmeler olabilir, ama nihai çözümün devrimci düşüncelerin her iki halk içerisinde benimsenmesindedir.

Kürt halkının coğrafik dağılımına baktığımızda, Batı'da büyük bir Kürt nüfusunun olduğu görülür. Adana'da, Mersin'de ya da başka yerlerde böyledir, buralarda onları diğerlerinden ayırmak mümkün değildir. O nedenle de bir arada yaşamayı esas alan bir çözümlerin her iki halkın da çıkarına olduğunu düşünüyorum.

Türkiye'de sol hareket açısından baktığımızda esas sorun tehdit nedir? Oral darbe tehdidine dikkat çekti. Ben konjonktürü okurken esas olarak emperyalizmin ve sermayenin gelişim yönüne bakarım. Türkiye'deki ve dünyadaki tekelci sermayenin gelişim yönü neo-liberalizmdir. Türkiye'deki darbecilik geleneği, Kemalist gelenek 1960'ların darbelerinden söz ediyoruz. Bu emperyalizmin darbeciliği yöntem olarak kullandığı bizim gibi ülkelerdeki halk hareketlerini askeri yöntemlerle bastırmaya dayalı bir yöntem, Soğuk Savaş stratejisinin bir parçasıdır.

12 Eylül olsun 12 Mart olsun bütünüyle arkasında Amerikan emperyalizminin soğuk savaş stratejisi yatmaktadır. Niçin bugün o kadar çok darbe lafı ediliyor da darbe yapılmıyor. 12 Mart'taki koşullara bakın, sokakta üç tane polis öldürülse darbe nedeni sayılırdı. Bugün günde 10-20 asker ölüyor, eğer gerçek darbe zemini olsa kırk defa yapılırdı. Adam bastıra bastıra cumhurbaşkanı oluyor, darbe savunucularını gece yarısı içeri atıyorlar.

Emperyalizmin ve tekelci sermaye güçlerinin arkasında olmadığı bir ortamda darbeciliğin şartları yoktur. Darbecilik heveslileri yok mudur, vardır. Bunlar, neo-liberal gelişim sürecine karşı eski ayrıcalıklarını korumak için direnme odaklarıdır. Bunlar hegemonyayı kaybetmişlerdir. Bizim eski bir arkadaşımız CHP'de milletvekili olmuş, beni aradı. Ne yapıyorsunuz, diye sorunca, ‘cumhuriyeti korumaya çalışıyoruz abi' diye yanıt verdi, ben de ona ‘Korumaya çalıştığınız şeyi AKP'liler, siyasal İslamcılar ele geçirdi, korumaya çalıştığınız şey aslında sizin yıkmaya çalışmanız gereken şey. Bu saatten sonra cumhuriyeti korumaya çalışarak yapabileceğimiz hiçbir şey kalmadı' dedim.

Bu konjonktürde darbeciliği esas mesele olarak görüp, ondan sonra AKP darbecilere karşı savaşıyor, darbeciliğe karşı öbür tarafta özgürlükçü bir cenah varmış gibi politika yapmak, solun en büyük yanlışlarından birisi. Eğer savrulmanın bir tarafı, ulusalcılık, Kemalist damardan gelen darbe yanlışlığı ise, bir diğeri de Türkiye iyi kötü bir değişim içerisinde, demokrasi geliyor diyerek AKP'yi desteklemektir.

Ertuğrul bu iki dalga karşısında bir üçüncü dalgadan, üçüncü cepheden söz ediyorsa, ben de bundan yanayım. Bu dalganın büyüyeceği kanalın bana göre de 14 Mart'ta sokaklara dökülen insan kitlesinin olduğunu düşünüyorum. Evet, Hrant'ın öldürülmesiyle ortaya çıkan vicdan hareketi önemlidir, sol bunu mutlaka içermelidir. Ama esas emek hareketine dayalı ve Türkiye'deki gelişen neo-liberal dalgaya karşı mücadele ederek sol kendini yeniden inşa edebilecektir.