6 Mayıs 1972'den bu güne

Ruhi Koç, Ertuğrul Kürkçü, Mustafa Yalçıner, Mahir Sayın, Oktay Etiman, Umur Coşkun
“68'lilerDayanışma Derneği tarafından düzenlenen bu panel, 6 mayıs 2008 tarihinde Ankara'da IMO salonunda yapılmıştır.

Ruhi KOÇ Arkadaşlar hoş geldiniz. 68 kuşağının militanları, yöneticileri, mücadele arkadaşlarımızla birlikte karşınızdayız. Sizlere hoş geldiniz diyorum. Bugün bizim kuşağımızın en acı gününün yıl dönümüdür. 36 yıl önce Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan bulunduğumuz hapishaneden alınıp götürülüp katledildiler. Türkiye hukuk tarihine kara bir leke olarak geçecek bir unsuru size dillendirmek istiyorum. Bugüne kadar pek dillendirilmedi ama askeri Yargıtay'da idamlara karşı iki hukukçu muhalefet şerhi koymuştu. Ve Türkiye'de bugüne kadar muhalefet şerhi koyulan adi mahkûmlar dahi infaz edilmemiştir. Bu hukukçulardan birisinin ismini hatırlıyorum. Albay Nahit Saçlıoğlu. Diğeri de bir hukukçu generaldi, özür diliyorum, ismini hatırlayamadım....Kemal Gökçe. Nahit Saçlıoğlu'nun öldüğünü biliyorum. Allahtan rahmet diliyorum. Kemal Gökçe'yi bilmiyorum. Burada bir hukuk cinayeti işlendi ve bizim kuşağımızın geçirdiği bir travmaydı, o gece. Ve bugün çok görkemli bir şekilde anılmışlardır. Anıları yaşıyor.

Şimdi ben bu kuşaktan, mücadele etmiş arkadaşlarımla burada sizlere 68'i, bugünkü Türkiye''yi, bugünden 68'e bakışımızı ve sizlerin de soracağı sorulara cevap şeklinde bu oturumu yöneteceğiz. Soruları yazılı alacağız. Kime, hangi arkadaşımıza soruyorsanız. Ona yönelterek yazılı olarak belirteceksiniz. Şimdi ben arkadaşlarımı tanıtayım.

Başta Oktay Etiman. Siyasal Bilgiler Fakültesi Dev-Genç üyesi ve Merkez Yürütme Kurulu Üyesi. Mustafa Yalçıner, ODTÜ SFK üyesi. Ertuğrul Kürkçü ODTÜ son Dev-Genç in genel başkanı. Ben ruhi koç Tıp Fakültesi Fikir Kulübü Üyesi, Dev-Genç'in ve FKF'nin genel sekreteri. Mahir sayın. ODTÜ SFK üyesi. En soldaki arkadaşımız Umur Coşkun, o dönemde SGÖ, değil mi, yanlış, genel başkanıdır, zaman zaman sürtüştüğümüz ama dostluğumuzun hiçbir zaman bozulmadığı, Türkiye İşçi Partisi, sayın rahmetli Boran'ın, Behice Boran'ın yönettiği İşçi Partisi'nin yan kuruluşu mu diyeyim, artık, gençlik örgütü, genel başkanıdır. Şimdi konuşma sırasıyla tabi genel başkan olarak son genel başkanımıza konuşmasını yapmak üzere söz veriyorum. Konuşmaları 10 dakika ile sınırlamayı düşündük. Çünkü daha sorular ve cevaplar da olacak. Onun için fazla da zamanınızı almak istemiyoruz. Ertuğrul Kürkçü buyurun.

Ertuğrul Kürkçü. Ben iki noktadan hareket etmek istiyorum. Bir tanesi bugün öldürülüşlerinin yıldönümünde kendilerini her zamankinden, her yıldakinden daha büyük bir coşkuyla, daha büyük bir öfkeyle lanetlediğimiz anılarına daha büyük bir sevgiyle sahip çıktığımız üç arkadaşımızın yok edilmeleri anının bizim için taşıdığı büyük önemden, ikincisi bu anı da içinde barındıran 1968'deki büyük dünya çapındaki başkaldırının bugüne bıraktığı birkaç önemli şeyden.

Ben doğrusu bizim mücadelemizde kimi arkadaşlarımızın çok parlak, çok unutulmaz davranışları dolayısıyla öne çıkmalarının gölgede bıraktığı çok sayıda en az onlar kadar değerli arkadaşımız olduğunu biliyorum. Sizler de biliyorsunuz. Sinan Cemgil'i hatırlayacaksınız, Sinan Kazım Özüdoğru'yu hatırlayacaksınız, Hüseyin Cevahir'i hatırlayacaksınız, Alpaslan Özdoğan'ı hatırlayacaksınız. Fakat bence onların Deniz'in hatta Hüseyin ve Yusuf'un bile Deniz'in ışığının arkasında kalmaları bir adaletsizlik, bir haksızlık değil. Kaçınılmaz bir durum. Çünkü Deniz Gezmiş yaptığı hayatındaki en önemli eylem, en önemli iş, darağacında, Ankara merkez kapalı cezaevinin avlusunda söylediği ve bugün hâlâ sansürlenmeye devam edilen ve sansür edilen ve sansürlenmeye ihtiyacı duyulan 16 basit kelime. Bu 16 basit kelimeyi orada ve o şekilde söylemek Türkiye'de sosyalist harekete yapılmış en büyük bir hizmetti. Deniz Gezmiş yaşarken çok büyük bir hizmette bulunmuştu,

sosyalist mücadeleye, gençlik hareketine, gençlik hareketinin yaygınlaşmasına yeni kadroların ortaya çıkmasına. Ama hayatının en son anını öylesine tasarlamıştı ki o an bugün bütün Türkiye'de sosyalizmin sosyalist düşüncenin Marksizm'in Leninizm'in Kürtlerle Türklerin dostluğunun, Kürtlerin haklarının hepsinin birden bir seferde hatırlanabilmesi ve bunların anlamlı bir devrimci ilişki olarak hatırlanabilmesi bakımından çok değerli bir zemin oluşturuyor. Bu 16 kelime ben öyle düşünüyorum ki bir devrimci programın özetinin özetinin özetini 16 kelimede ver deseydiniz söylenebilecek olan şeydi ve Deniz Gezmiş kendisi hakkında ‘o bir eylem adamıdır fazlaca fikriyatla alakası yoktur' karşı efsanesini de son soluğunda ortadan kaldırarak aslında en sağlam entelektüel yaklaşım içinden bu 16 kelime ile bize bugünümüzü aydınlatan, bugün de hâlâ bize eylem kılavuzluğu yapan önemli bir miras bıraktı. O nedenle denizi de bütün arkadaşlarımızı da sevgiyle hatırlarken onun ışığının gölgesinde kalmayı da hepimiz çok doğal bir biçimde, içtenlikle kabul ediyoruz. Çünkü bizim için önemli olan kendi kişiliklerimiz ya da herkesin kişiliği değil bu temel prensiplerin, bu temel ilkelerin kuşaktan kuşağa nakledilmesiydi ki bugün Türkiye'de çok açık bir biçimde görüyoruz, aradan bunca yıl geçtikten sonra şimdi yeniden o günlerde henüz bir fikir bile olmayan henüz anneleri ve babaları birbirlerini tanımayan çocuklar bugün bu fikirleri merak ederek ortaya çıkıyorlar. Şahsen ben aşağı yukarı bu bir yılın içinde bütün ömrüm boyunca almadığım kadar soru dolu mesajı gençlerden alıyorum. Herkes öğrenmek istiyor. Tarihini bir kere daha hatırlamak istiyor, bir kere daha o tarihin neresinden tutacağını hazırlamak istiyor.

Denizlerin içinde yer aldığı yaşadığı tarih, yani bizim tarihimiz kendimizin seçtiği, içinde olmayı seçtiğimiz bir tarih değildi. Biz içine doğduk. Bizim herhangi bir erdemimizden, başkalarında olmayan bir ferasete sahip oluşumuzdan ziyade içinde yaşadığımız çağın sıradan bir insanı bile bir dâhi mertebesine kolayca yükseltiveren büyük bir enerjiyle yüklü akışında idi. Biz bu akışın içerisinde yer almayı seçerken, evet, bir miktar zekâ cesaret göstermiş olabiliriz ama ondan sonrası bu büyük akışın ürünüydü. Bu büyük akış içerisinde Türkiye'nin ve dünyanın son büyük yüzyılımızın son büyük ayaklanması cereyan etti. Bu sadece Türkiye'de olan bir şey değildi. Dünyanın bütün kıtalarını kat eden bir devrimci rüzgar Türkiye'den de geçti. Avrupa'nın öğrenci ve işçi hareketi Amerika birleşik devletlerinin siyah haklar hareketi, Sovyetler birliğindeki özgürlük arayışları, Çin'de kültür devrimi, Asya Afrika ve Latin Amerika'daki emperyalizmden kurtuluş için ayaklanmalar, Ernesto Che Guevara'nın çağrısıyla birlikte yola koyulan dünyanın dört bir tarafındaki kurtuluş savaşçıları bunların hepsi aynı ırmakta, aynı okyanusta birleşen ırmaklar gibiydiler. Dolayısıyla biz sadece içinde yaşadığımız büyük devrimci çığırın Türkiye'deki enerjisinden değil aynı zamanda büyük bir enternasyonal dalgadan da yararlandık. Bunun içerisinde gözümüz açıldı, bunun içerisinde henüz yirmilerini süren insanlar aslında başka bir zamanda yirmilerinde olan insanlardan çok daha büyük hayaller çok daha büyük hedefler peşine düştüler ve bunu tam bir doğallıkla yaptılar. Bir şeye öykünmüş de değillerdi. Kendi üzerlerine düşen tarihsel görevleri idrak ettiler. Biz hepimiz bunu birlikte yaşadık.

68'li olmak böyle bir şeydi. Fakat 68 gibi tarihsel dönemeçler kırk yılda, elli yılda, altmış yılda, yüz yılda bir insanlığın hayatına giriyor. O kadar sık rastlanan, o kadar sık karşılaşılan dönemler değil. O zamana kadar yapacaklarınızı yapamamışsanız eğer sonra bir kırk yıl daha beklemeniz gerekiyor. Eğer siz o kırk yılı bekleyecek kadar basireti, heyecanı, fikri bir arada bulundurabilmişseniz.

İşin doğrusunu isterseniz 68'li olmakla 68'li kalmak aynı şey değil. O günlerde üniversitede gençlik hareketinde birlikte mücadele ettiğimiz arkadaşlarımızın hepsi bugün aynı davanın peşinden gitmiyorlar. Ama öyle bir cazibesi var ki 68'de olmanın, 68'de bir şey olmanın. Bugün 68'de karşımızda faşistlik yapanlar bile ben de 68'liyim deme ihtiyacı hissediyorlar ve onlar da bu işe ortak olma ihtiyacı hissediyorlar.

Şimdi bugün bize dolayısıyla 68'in menkıbelerini anlatmaktan ziyade önemli olan şey 68'i 2008'e bağlayacak halkayı tekrar etmek onun etrafında bir kere daha bir araya gelip gelmeyeceğimize bakmak. Doğrusu bana sorsanız 68'in meşrulaştırıcı mekanizması, 68'i 68 yapan şey, 68'de sizin söylediklerinizi anlamlı kılan şey neydi dersen benim aklıma gelen şey sömürü ve sömürüye karşı direniş. Sömürüye karşı direniş, sömürülenin hakkını savunmak sömürülenin sömürüden kurtulmak için gösterdiği çabaların toplamı ve bundan türeyen bir fikirler dizisi 68'in özü bana sorarsanız buydu. Onun kaynağında olan şey eşitsizlik, haksızlık ve adaletsizlik üzerine kurulmuş bir kapitalist dünyanın tamamına itiraz etmek. Sadece bazı görünümlerine değil, tamamına, köküne, bir seferde ve hepten, toptan k arşı çıkış idi. Bunların bana sorarsanız sebepleri ve gerçekliği bugün de hâlâ baki. Çünkü 68 karşısına dikildiği güçleri ortadan kaldırmayı başaramadı ama onda gedikler açtı gözenekler oluşturdu. O gözeneklerden buraya bir şeyler aktı.

Şimdi bence 68, 2008'dir. 2008'de 68'de yapılanı yapmaya devam etmek. Sömürüye karşı mücadele etmek, Deniz Gezmiş arkadaşımızın ve bütün arkadaşlarımızın Deniz Gezmişin sözünde ifadesini bulan programına sadık kalmak ve o programı gerçekleştirmeye çalışmaya devam etmek bizim bütün menkıbelerden daha fazla hem görevimiz olan hem hakkımız olan şey. Umarım arada geçen kırk yıldan sonra yeni kuşaklar ile bizim aramızda bir ortak dil bulunabilir. Bizler onlar antika ihtiyarlar olarak değil de aslında kendilerinden daha eski bir tarihte öğrendikleri devrimciliği 2008'de de sürdürmeye çalışan hoş moruklar olarak görülebiliriz ama onlardan de bekleriz ki bize daha iyi bir devrimci numara yapsınlar. Daha iyi bir devrimci icat göstersinler. Biz onları takip etmeye hazırız. Çünkü eğer her şeyi kırk yıl boyunca aynı kişiler yapacak olsaydı ne hayata gerek vardı ne yeni kuşakların anlamı vardı. Belli ki biz onlardan gerideyiz ama hâlâ bir ispat istiyoruz daha ileride olduklarına dair. Teşekkür ederim.

Ruhi Koç . Teşekkür ediyoruz. Arkadaşlar Oğuzhan Müftüoğlu hastalığı nedeniyle katılamadı. Onu söylemeyi unuttum, bildiriyorum. Şimdi sözü Mustafa Yalçıner'e veriyorum. Buyrun Must...

Mustafa Yalçıner. Selam arkadaşlarım. Ertuğrul'a övgü ile başlayacağım. Çok güzel konuştu. Yani 68'liler biz çok anlaşamayız, bugün anlaşamayız ama vallahi çok iyi anlaştık. Yani söylediklerinin hepsini ben de söylemek isterdim. Onları söylemeyeceğim şimdi tabi. Belki bir tek yerde bir tartışmaya ihtiyacımız olabilir.68'in özü diye söylediği sömürüye karşı oluş. Evet böyle, ama bu bir özlem şeklinde, çok ete kemiğe büründüremediğimiz bir şey. Evet, sosyalizm özlemiyle doluyuz. İşte Deniz'in son sözü ben de aynı Ertuğrul gibi düşünüyorum, bir manifesto gibi bugüne çıkarılmış bir çağrıdır, geleceğe çıkarılmış bir çağrıdır, bütün işçi sınıfına Türkiye halkına çıkarılmış bir çağrıdır. Ve tam bir programdır. Aynı şekilde düşünüyorum. Ama işte örneğin işçi örgütlerini kuramadık 68'de. İşçi örgütlerinin toplamı olarak gelemedik.

Ben biraz şimdi biraz bu taraflarından almak istiyorum. T.İ.P'i aslında böyle kurmuştuk. Sosyalizm, işçi sınıfı, bu T.İ.P'in kesinlikle olumlu olan yönü. Ama sonra T.İ.P gençliğin heyecanını kucaklayamadı. Bizlerin heyecanını kucaklayamadı. Biz o kadar bu sosyalizm özlemiyle dolu gençlerken. Burada bir problem yaşadık. Biz oradan yürüyemedik. Girmek, burada tartışmak istemiyorum ama böyle bir somut olgu yaşadık. Bunun üzerinden başka bir somut olgu daha yaşadık. MDD dedik. Orda da epey böyle genişçe virajlar almak zorunda kaldık. Dönüp, çünkü işçi sınıfının önderliğinin koşulları var mı, yok mu ? asker sivil aydın zümre mi ? filan bu tartışmalarına sürüklendik. Ama bunu da aşmayı.. demin Ertuğrul'un söylediği en azından denizin şahsında denediler bunu da aşmayı başardılar. Buradan da geçtik ama. Bir darbe beklentisine girmedik mi. Girdik. Ama bunlar geçmişte kaldı. 68'i buradan mı tanımlarız. Bence tanımlayamayız. Sonunda gerçekleşen şey çünkü o Deniz'in o son haykırışı. O manifestosunu söylediği sehpaya onu gönderen demin de mezarda söylemeye çalıştım, bir taraftan darbeciler öbür taraftan o cici demokrasisinin temsilcisi Filipin demokrasisi diyorduk biz, Süleyman Demirel Türkiye'nin egemenlerinin sözcüsü temsilcisi, yöneticisi, yönetici komitesinin başında olan devrilip bu sefer devirenlerle el ele tutuşarak ya da komite üyeliğini hiç değilse sürdüren. Yani darbecilik öyle göründü ki aşılmıştı. Deniz'i onlar çıkardı darağacına. Sonuç: manifesto. Yani ben tekrarlamak istiyorum. Tek cümlesinde bile bir terslik olmayan bir manifesto. “Yaşasın tam bağımsız Türkiye”. Şimdi bunu, yani çok doğal bir şey.

Bu bizim antiemperyalist özlemlerimiz değil sadece, eylemlerimizi de ifade eden bir şey. Geçmişten geleceğe aktarmak zorunda olduğumuz şey. “Yaşasın Marksizm Leninizm'in yüce ideolojisi”. Yani, Marksizm Leninizm o bütün özlemimizin ifadesi. Ve Deniz diyor ki orada: artık, Buradan yürüyün, ete kemiğe büründürün. Yol bu. Zaten en sonunda demiş. “Yaşasın işçiler” diyor. Zaten Marksizm işçi olmadan olmaz. Marksizm'in eti kemiği işçidir. İşçi sınıfının dünya görüşüdür. O kadar iyi düşünülmüş gerçekten Ertuğrul çok iyi söyledi. Öyle bir şey ki şimdi artık yürünecek yol oradan işaretlenmiş oluyor. Onun programı çizilmiş oluyor. Ve sanki bugünleri öngörmüş gibi; “Yaşasın Kürt ve Türk halklarının bağımsızlık mücadelesi” diyerek kardeşliğe, birliğine vurgu yapıyor, hem de bağımsızlık ihtiyaçlarına vurgu yapıyor ve “Kahrolsun Emperyalizm. Emperyalizm sadece işte müstevli, işte gelmiş işgalci filan bu değil ki. Kapitalizmin en yüksek aşaması, emperyalist kapitalizm. Marksizm onun alternatifi olarak aslında anlam kazanıyor. Çünkü kapitalizmi dava olarak gösteriyor. Onun yolunu aydınlatıyor. Şimdi böyle bir şey 68'in başlayıp da gelip kendini ifadelendirdiği şey. Artık ondan sonrasının yolunu açtığı şey. Bence Deniz buradan yürüyüp....ve onun için biz zaten Deniz'lerin dönemi diye niteliyoruz. Burada ben de haksızlık yaptığımızı düşünmüyorum. Deniz'ler demek Mahir'ler demek, İbo'lar demek, Sinanlar demek, yani aklımıza gelen bütün kardeşlerimiz, bütün düşenlerimiz demek. Burada bir terslik yok.

Ama önemli bir şeye daha değinmek istiyorum. Ertuğrul'a gene bütünüyle katılarak ek yapmak istiyorum. Kuşkusuz tüm dünyanın o uğultusu, o kulakları sağır eden uğultusu ve hareketi coşkusu, antiemperyalist rüzgâr. Bu çok temel bir şey. Bütün ülkelerde aynı zamanda demokratik hareketlerin önünü açan, ulusal, demokratik hareketlerin önünü açan, onların rüzgarıyla birleşen, onların coşkusunu kucaklayan bir rüzgar, bir de bizim ülkemizde bizleri bir ucundan mayalandıran başka bir şey var ama temel bir özelliği bakımından değinmek istiyorum. Aslında oradan bize darbeci bir şey bulaştı ama o da aşmayı başardık.

27 Mayıs. Çok gel geç bir şey değildi. Diğer darbelerden farklı özellikteydi. Bence o açıdan temel bir önemi var. 27 Mayısta, arkadaşlar, ondan sonraki darbelerde yönetmeye devam edenler devam edemediler. Bir şey, temel bir şey oldu orada. Eski genelkurmay başkanı, iki tane hikâyeden başçavuş kelepçeyi vurdu eline Yassıada'ya götürdü, oraya koydu. Bu bakımdan önemliydi. Yani o Marksizm Leninizm'in bize öğrettiği şiddet aleti olan devlet, onun aygıtı, en temeli olan ordu burada bir çatırdama oldu. Emir komuta zinciri, hiyerarşi falan... bu çok temel bir şeydi. Bizi mayalandıranların içinde o az çok o demokratik ortamı oluşturan şeylerin içinde kuşkusuz o darbenin geleneğini sürdürmek anlamında söylemiyorum, bu çatırdamanın, bu hiyerarşik yapının parçalanmasının kesinlikle önemi var. Ama biz biraz da yanlış yorumlayarak biraz da oradan darbeciliği sürdürmek şeyine gittik. Tamam, bu da var ama aştığımız şeydir. Ama o ortamı demokratikleştiren ve sonraki darbelerden bu 27 Mayısı ayıran çok önemli bir şeydi bu.

Biz biraz da 27 Mayıs çocuğu olduk, biraz da kurtuluş savaşının çocuğu olarak buradan geldik. Onun için sosyalizme ulaşmada biraz zorlandık. Belki onun için bir özlem olarak Deniz bizlere, şimdi, geleceğe aktardı çağrısını. “Yaşasın Marksizm Leninizm'in yüce ideolojisi ve yaşasın işçiler” diye. Yoksa öyle örgütlenemedik tam, öyle gelemedik ama kabahatli miyiz kusurlu muyuz, valla çok da olduğumuzu sanmıyorum. Bu böyle bir dünyanın hay huylu dönemiydi ve biz de gençlerdik. Çok arayışla, böyle el yordamıyla öyle bulduk. Bütün büyüklerimize başvurduk. Önce Aybar abimiz, Boran'lar, arkasından Mihri Belli, Kıvılcımlı. Hepsine kulak kabarttık, hepsinden etkilendik. Ama ondan sonra baktık daha değişik bir şey gerekiyor. Kendi yolumuzu tutalım dedik. O da aslında Che Guevara'nın yoluydu. Bütün buralarda bir problem yaşadık ama Ertuğrul'un dediği temel bir şey. Sonunda bulduk. Onu da Deniz ifade etti. Şimdi artık bize bugünün koşullarında o yolda yürümek düşer. Onu yürüyeceğiz. Hem bağımsızlık hedefine, hem demokrasi hedefine hem de sosyalizme. Başka yerde ulaşamayız.

Bir şeyi aşmak zorunda olduğumuzu söyleyerek bitirecem. 68'de başladığımız, Ertuğrul bir örgütte, ben bir örgütteyim. Şimdi Kaypakkaya'dan kimse yok. Ya da Ruhi de başka bir örgütte. Şimdi bunu artık 70-80 arası dönemde öyle bir hale soktuk ki aralarda nerdeyse çatışmalar başladı. Fraksiyon tartışmaları ve örgütlenmeler. Bu yol arayışının ifadesiydi. Şuradan mı gidelim, buradan mı gidelim. Ama zaten düşünce temelinde ayrılışlardı. Şimdi artık bize o Deniz'in çağrısındaki “yaşasın işçiler ve köylüler” diye vurgu yaptığı ve Marksizm Leninizm'le birleştirdiği, yüzümüzü “halka dönmek” ve elimizde avucumuzda ne varsa bize geçmişten gelmiş bize kalmış denizlerden yani onları halkın partileşmesinin, işçi sınıfın partileşmesinin ve egemen sınıf olarak örgütlenmesinin bu yoldan giderek hizmetine sunmak, emrine vermek düşer. Selamlıyorum.

Ruhi Koç. Teşekkür ederiz. Bir iki şey de ben söyleyeceğim. Sonra, Umur, sözü sana vereceğim.
Arkadaşlar, ben 68 harekatını 68 yılında olan bir işle Avrupa'da saman Alevi gibi yükselen bir olay gibi görmüyorum Türkiye'deki olayı. 68 harekâtı 1965'te burada arkadaşlarımız da var, o olaylara katılan. Dönüşüm dergisinin satışıyla Kızılay'da başlayan 68 harekâtıdır. Dönüşüm dergisi Türkiye İşçi Partisi'nin yayın organıydı. Onları (Dönüşüm Dergisi) bizler gençlik kollarında satmaya başladık. Biz o dönemlerde tam yetişemedik ama ondan sonraki dönemde sonradan ismi Dev-Genç olan Fikir Kulüpleri Federasyonu işte 1965'te kuruldu. Bizler de 1966'da falan dahil olduk. Fikir Kulüpleri Federasyonu okullarda fikir kulübü kurarak bunların birleştiği federasyon şeklinde örgütlendiği bir örgütlenme biçimi. Ben geçen bir programda da söyledim ne yapıyor üçüncü kişiyi bulamıyoruz.

Sene 1966. Bir masa arkadaşım var, kendisi Muş'lu Kürt eğilimi de, KDP eğilimi. Kendisinden rica ettim dedim ki: sen de muhalifsin fikir kulübünü kuralım, bir iki kişi üye olduğunda da ayrılabilirsin. Hakikaten arkadaş bize destek verdi. Fikir kulübünü kurduk. Bunu şundan anlatıyorum, iki sene sonra, sonra biz tıbbiyenin cemiyetini, öğrenci derneğini, öğrenci birliğini seçimlerle Dev-Genç'liler ele geçirdik. Bizim dönemimizde Dev-Genç harekâtında bütün okullarda, ODTÜ'de de, SBF'de de bütün okullarda seçimler gayet demokratik biçimde yapılır, bütün okullar o zaman Ülkü Ocakları yoktu, işte... “Hür Düşünce kulübü”dür, orta soldur, bütün gruplar forumlar düzenleyerek, forumlarda bunlar gayet özgürce konuşarak seçimlere girilirdi, hiçbir hile hurda olmadan. Biz iki sene sonra yani 68'e geldiğimizde bütün öğrenci dernek ve birliklerini yönetimi bizlerin eline geçmişti. Bunu şunun için anlatıyorum. Yani biz hiçbir zaman zor kullanarak buralara gelmedik.

Biz silah kullanmadık. Biz ne zaman silah kullandık ? 1969'un Eylül ayında Taylan Özgür'ün yine İstanbul öğrenci birliği seçimleri nedeniyle İstanbul'a o mahkemeler falan sürüyordu o işte mahkemeler koyuluyor, üç dört hafta sürdü. Her hafta Ankara'dan elli kişi o seçimlere gidip destek olmak için. Orada planlı programlı...o dönemde Commer olayı olmuştu.

Büyük ihtimalle Taylan'ın öldürülüşünü herkes bütün arkadaşlarımız ona bağlıyor. Beyazıt meydanında polis arabasından cipinden inen ismi falan belli birisi sokak ortasında Taylan Özgür'ü öldürdü. Arkasından (veya birkaç gün önce de olabilir). Mehmet Cantekin İstanbul'da öldürüldü. Battal Mehetoğlu silahlı saldırıda öldürüldü. Ankara''da Nail Karaçam öldürüldü Mehmet Demir yaralandı. Ve artık 68'in sonuna geldiğimizde bizler kendimizi korumak için silahlandık. Biz çatışmada taraftık ama çatışmaya taraftar değildik mutlaka bunu böyle bilmek gerekiyor. İkinci şeyi de söyleyeyim. Bunların gelirleri nerden geliyor. Nasıl geliyor, Nerden geliyor, Nasıl bu işleri finanse ediyorlar ? Rusya'dan mı geliyordu, Çin‘den mi geliyordu.

Arkadaşlar o dönemlerde öğrenci birliklerinin dekanlıkça, rektörlükçe verilen tahsisatları vardı. Şimdi öğrenci birliklerini biz ele geçirince bu tahsisatlar Dev-Genç'e akmaya başladı. İki, bu öğrenci birliklerini aldığımızda kantin işletmelerini Dev-Genç'liler işletiyordu. Oraların gelirlerini bir de en büyük şeyimiz, mesela bir forum düzenliyoruz, burada da yapacağız şimdi herhalde, buraya bir şapka koyuyoruz, İzmir'e biz 6. Filo'ya gidiyoruz, arkadaşlar işte harçlığınızdan ne artarsa koyun, hakikaten birinde biz 100 kişi falan gittik, siyasalda bir forum yapmıştık, sanırım orda para arttı, yani İzmir'e gitmiştik 100 kişiyle, yani o kadar para vermişler ki para arttı, artan parayla döndük. Gelirleri de budur. Bunu da belirtmek istiyorum.

Tabi, bugün ne düşünüyoruz. Tabi o dönemde arkadaşlar işte o “9 Mart cuntası”, bilmem ne. Arkadaşlar bizim bir arkadaşımız televizyonda çıktı, onun ismini vermeyeceğim ama Dev-Genç yöneticisiydi. “Deniz Gezmiş Kemalist” dedi. Böyle hiç şey. yani illet olduk. Yani adam idam sehpasında ben Marksist Leninist'im diyor adam çıkıyor utanmadan, yani Kemalist eğilimleri olabilir, bilmem ne olabilir ama biz hepimiz o dönemde objektif olarak Marksist Leninist'tik, Tartışmalar olabilir, bilmem ne olabilir, zaten MDD teorisinde arkadaşlar da biliyor, asker sivil aydın zümre bir yönüyle onu katıyorsun. Hâsılı şimdilik bunları söyleyeceğim. Teşekkür ediyorum. Aklıma gelenler bunlar.

Şimdi Umur arkadaşımızla aynı dönem yaşadık. Kendisi S.G.Ö'nün başkanıdır. SGÖ'lüler ile zaman, zaman hırlaştığımız oldu. Birinde beni de dövdüler kaşımı yıktılar şeyde, Hacettepe'de pusuya düşürdüler ama sonra bizim çocuklar yetişti ayırmaya başladı. Dostluğumuz hiçbir zaman bozulmadı. Mücadelede birlikte de olduk. (alkışlar) Umur Coşkun'a sözü veriyorum.

Umur Coşkun. Üstüme büyük yük attık. Değerli arkadaşlarım bugün anmaları dolayısıyla bir araya gelmemize vesile olan arkadaşlarımızla, yoldaşlarımızla çok ortak anımız var kuşkusuz. Ben on yedi on sekiz yaşındayken Sinan Cemgil'le Hüseyin İnanla tanıştım. Tam 68 yılında, 68 yazında ilk tip içinde gecekondu ziyaretlerimi Sinan Cemgille birlikte yaptım. Hüseyin İnanla beraber Çankaya Tip Çankaya ilçesini temizleyip kapatıp taa Cebeci'den ODTÜ'ye kadar yürüyüşlerimiz oldu. ODTÜ'ye öğrenci olarak girdikten sonra. Hüseyin İnanın benim girdiğim dönemin yolunu göstermesiyle gidip öğrenci birliğine seçildiğimi biliyorum. Buna benzer tam da 68 yılından başlayan sayısız, çok inanılmaz anılarımız var. Ama o günden bugüne siyasi mücadele içinde şöyle ya da böyle yer aldım. En unutamadığım en heyecanla andığın anıların neydi, üç tanesini say deseniz. Bir tanesi şu: onlarla beraber değil ama onlarla ilgili. 6 Mayıs gecesi sabaha karşı bir evde bekliyorduk. Son sözleri geldi. Ve avukat Erşen Şansal tarafından iletildi. Daha gün ışımamıştı. O gün bir nevi toprağa gömdüğümüz teksir makinesini topraktan çıkarıp Taner Tuncel, Peyami Arıırk, Mehmet ....altınlı beraber onların son sözlerini teksir edip çoğaltıp daha gündüz mesai başlamadan onların sözleri 6 Mayıs gününün sabahında bütün gazete bürolarına, bütün büyük işyerlerinin kapılarının altından atıldı. Ve doğan özgüden başta olmak üzere Avrupa'ya gönderildi. Bu en heyecanla, bütün siyasi mücadelem içinde en heyecanla en duyguyla hatırladığım anılarımdan biri.

Dedikleri gibi arkadaşlarımın siyasi mücadelede ayrılıklar olmasına rağmen bizi birleştirdiği böyle bir ortak heyecanımız, ortak bir yanımız vardı. Şimdi Ertuğrul'un da hatırlattığı gibi ben de sinir oluyordum. İnsanlar o zaman boykotta karşımızda durmuş, işgalde karşımızda durmuş, bir takım insanlar. Ben de 68'liyim diye çıkıyor ortaya. Ya da daha sonra başka saflarda tanımışız sol karşıtı saflarda tanımışız, adamın yaşı tutmuyor, ben 68'liyim gibi. Demek ki ben de sinir oluyordum ama sonra düşününce o kadar da kötü bir şey olmasa gerek dedim. Demek ki iyi bir şey var ki, yani muteber bir şey ki böyle sahip çıkılıyor. O zaman bu toplantı gerekçesi değil. O zaman düşündüğüm şeyi d eğil. O sahip çıktıkları şey ne deyince. Çok samimi bir özgürlük kalkışması diyebilirim ben kendi hesabıma. Çok samimi, çok genç çok tecrübesiz ama öyle olduğu için de çok samimi bir özgürlük kalkışması, isyan. İsyan büyük laf belki ama evet, isyan. O insanları saran özgürlük için ...göbeğinde siyasi mücadeleye girdik. Bunun tam içinde, bunun ateşi içinde girdik. Ama ben baktığımda hani bir sosyalist olarak girdim, bir Marksist olarak girdim. Kendimi öyle sayıyorum. İşte Sinan Cemgil benim bir iki yaş büyüğümdü. Hüseyin İnan öyleydi. Onlarla beraber partili olarak girmiştim. Ama o zamanki durumu tahlil edince, dünyada ve Türkiye'de sanıyorum önce o gençliğin o isyanı esas olarak kendileri için biçilen rollere bir isyandı öncelikle. Ünlü Amerikan folk yazarı ve şarkıcısı Pete Seeger vardır. Amerikan Komünist Partisi üyesi. Onun bir şarkısı var. Little boxes, little boxes all the same, küçük kutular, küçük kutular hep aynı. Orada bu düzenin yeniden ve yeniden insanlara biçtiği rolleri tarif, eder, işte küçük kutular, doktor olurlar, mühendis olurlar, avukat olurlar ama onlar yeniden kendi çocukları için de küçük kutular oluştururlar. O düzenin insanları hep o kutular içinde biçimler. Sanıyorum bizim örneğin ODTÜ'de büyük heyecanla yaşadığımız forumlar falan bu küçük kutulardan çıkışa, bunu reddetmeye dair bir isyandı öncelikle. Ama o kadar hızlı ruhinin de belirttiği gibi, iki sene içinde şu noktaya geldiği dediği gibi, o kadar hızlı bir gelişmeyle kitle kitleselleşmeyle o kadar hızla kendi sorunlarından kendi küçük kutularının reddedişinden başlayıp, kendi bozuk düzenine, eğitim düzenine başkaldıran tüm düzenin bozukluğunu eleştirmeye tüm düzenin bozukluğunu reddetmeye, ona karşı bir isyan haline ona karşı bir özgürlük hareketi haline gelmeye başladı. Ve tabi bu bozukluğun dünyadaki ve Türkiye'deki baş sorumlusu olarak Amerikan emperyalizmi görüldüğünde Amerikan emperyalizmine karşı bağımsızlıkçı bir hareket haline, bağımsızlıkçı anti emperyalist bir isyan haline gelmeye başladı. Bütün bunlar ger çekten hepsi böyle baştan kurgulanmış, Marksistler Leninistler bir arada bozuk düzene karşı başkaldırdılar değil. Hayır. Önce küçük kutulara karşı çıktılar ama o kadar gelişti ki bunun tabi sonucu olarak bir bağımsızlık hareketi, büyük bir kitlesel bağımsızlık hareketi doğdu 68'in öğrenci hareketlerinin içinden. Bu kitlesel hareket gene dünyada ve Türkiye'de de siyasi hareketler tarafından yönetilebilir yönetilecek durumda bir hareket. Onların yönetebildiği bir hareket değildi. Bu yüzden bu hızını almış kitlesel hareket bundan sonra kendi siyasi organizasyonlarını oluşturarak küçülmeye başladı. Bu tespiti de belki yapmamız gerekiyor. 68'in başlangıçtaki coşkulu, geniş, kitlesel büyük ve bugün ve o içinde olduğumuz insanların ben de 68'liydim ya diye sahip çıktığı öz bir başka evreye geçti. Ama bu başka evre belki daha olgun bir evreydi ama bu aynı zamanda siyasi organizasyonlar halinde küçülmek anlamına gelmişti. Bunu tespit etmemiz gerekiyor sanıyorum. Çünkü 68 dediğimiz zaman 68'i bir dönem olarak anlıyoruz. Onu bu özellikleriyle de tanımlamak görmek gerektiği kanısındayım. Neden böyle bir siyasi organizasyonlar olarak küçülmeye gitti. Çünkü o dönemde gençlik hareketinin böylesine özgürlük kalkışması egemen güçler tarafından seyredilen. Hoş bir şekilde bakılan bir gelişme değildi. Aynı zamanda buna eş zamanlı ve bundan önce Türkiye'de paramiliter güçlerin, biliyorsunuz komando kampları bu tip özgürlük kalkışmaları ve işçi sınıfı hareketiyle bu tip özgürlük isyanlarının gelişmesini önlemek üzere katiller yetiştirmeye çoktan başlamıştı. Bu üretim sonuçlarını gene aynı yıllarda 68-69 yıllarında vermeye başladı. Katiller piyasaya salınıp eylemlerini icra etmeye başladılar. Aynı zamanda gene aynı dönemde özel harp dairelerinin, bugün kontrgerilla falan dediğimiz güçlerin provokasyon ve eylemleri başladı. Bunlar taaa 12 mart döneminde işleri gemi batırmak, kültür sarayı yakmak seviyesine kadar da getirdiler. Neden bu kadar ürkülüyordu. Sanıyorum, birincisi o dönem Türkiye ve dünya özellikle soğuk savaş koşulları altlındaydı. Egemen güçler bunun etkisi altında hiçbir özgürlük kalkışmasına tahammül göstermiyorlardı. Bir de Türkiye'nin bir özelliği olarak özellikle özgürlük kalkışmalarının ordu içindeki ilerici devrimci unsurlarla birleşmesinden çok ürküyorlardı. Çünkü böylesine bir deney yaşanmıştı. Zaten buraya uzun boylu siyasi tahliller için gelmedik. Onun için konuşmamı tamamlayacağım.

Böylesine bir sertlik, böylesine bir sert karşı reaksiyon kuşkusuz o samimi kitlesel hareketin bir başka türlü siyasi organizasyonlar şekline dönüşmesine neden oldu. Bugün 68 aynı durumuyla aynı samimiyetiyle bugünlere taşınabilir mi bu çok zor artık. Ama bugün anma töreninde çok genç arkadaşımı gördüm. Çok değişik bayraklar altındaydılar. Sanıyorum barikatın aynı tarafında toplandıklarının bilinciyle bizim geçmişte yürüdüğümüz gibi kol kola omuz omuza yürümeyi başarabildikleri zaman o unsurlar sanıyorum o zaman böylesine bir yeni 68'ler, yeni özgürlük kalkışmaları, yeni kitlesel kalkışmaları sağlayacak ana unsur ve kaynak olacaktır diye düşünüyorum. Dinlediğiniz için çok teşekkür ederim. (alkışlar)

Ruhi Koç. Umur'a teşekkür ediyoruz. Şimdi sözü Mahir Sayın'a veriyorum.

Mahir Sayın Hepinize merhaba değerli arkadaşlar. 6 Mayıs türü günlerde ağlamadan konuşmayı pek beceremedim. Umarım bu sefer kendimi tutabileceğimdir. Çünkü 6 Mayıs hayatımda en büyük darbelerden birini oluşturur. Gerçekten yanımızda, etrafımızda, önümüzde birçok arkadaşımız vuruldu, öldü. Onların acısı da elbette ki büyük. Daha sonraki yıllarda onlarca arkadaşımızı faşistlere karşı mücadelede kaybettik. Onların da acısı çok büyük. Ama Denizin, Hüseyin'in, Yusuf'un bizler çaresizlik içerisindeyken yanı başımızdan alınıp götürülmeleri ve idam edilmeleri bizim için herhalde o dönemdeki Mamak cezaevinde olan insanlar için, dışarıda kalmış insanlar için hayatımız boyunca yediğimiz en büyük darbelerden biri oldu. Bugün de hâlâ onu böyle içinde bu ağırlığı hissediyorum. Hâlâ onların hesabını soramamış olmanın, hâlâ onların hakkında idam cezası verenlerin, o idam cezasının kendilerinin gerekçeli kararının yapılamamış olmasının sıkıntısını çekiyorum. Bu laf da arkadaşlarımdan ödünçtür.

Deniz, dünyada nasıl Che 68'in simgesi ise Deniz de Türkiye'de 68'in simgesiydi. Che dünyada en genel isyan simgesiydi. Emperyalist sisteme karşı isyanın simgesiydi. Kurumlaşmış olan proletaryanın da üzerinde diktatörlük haline dönüşmüş olan sistemlere karşı da isyanın simgesiydi. Deniz de belki bunu olmaya çalıştı. Bunu da olmaya çalıştı. 68 esasında 1945 sonrasında dünyada kurulan yeni emperyalist sisteme karşı dünya çapında işçi sınıfının ve gençliğin bir zaman için kol kola, omuz omuza yürüttüğü mücadeleydi. Ne o anda başladı, ne 68 yılında başladı, ne de 68'de bitti. 68 öncesinde başladı. Sierra Maestra'da başladı belki, Vietnam'da başladı ve ondan sonra Afrika'nın değişik ülkelerinde devam etti. Ama 68 sadece bir isyan değildi. 68 sadece kapitalist sisteme karşı isyan değildi. O zaman kadar kurumlaşmış olan her türlü anlayışa karşı da isyandı. Avrupa'da ayaklanan 68'liler o zaman varolan sosyalizm olarak kabul edilen, komünizm olarak kabul edilen kurumlaşmaya da isyandı. Yani kapitalizme insanlığın birbirini ezdiği devirlerin en sonuncusuna hep birlikte, ona benzeyen ne varsa hepsine birden isyandı. 68 bizde bir anlamda buna yaklaştı. Sisteme genel olarak isyandı. O zamana kadar ilericilik, moderncilik olarak benimsenmiş, desteklenmiş olan geleneksel devlet yapısına karşı bir isyandı. Yine o dönemde egemen olan sosyalizm olarak Çin Komünist Partisi'nin anlayışına da SBKP'nin anlayışına da bir isyandı. Ve o isyandan yollarına devam edenler daha sonra tarihin de gösterdiği gibi yıkılacak, yıkılmaya mahkûm olan sosyalizm anlayışının dışına kendilerini atma çabasını sürdürüyorlardı. Belki o gençliğin derin sezgisiyle daha o zamandan sosyalizm konusundaki düşünceleri hiç de derinleşmemiş, kendilerini toplumun kurtarıcıları olarak gördükleri daha o çağda derin sezgileriyle varolan sosyalizmin de yıkılmaya mahkûm türden bir sosyalizm olduğunu ve onun dışında bir yolun nasıl geliştirileceğinin imkânlarını aramışlardı. ve onlar gerçekten yaşamlarında verdikleri örneklerle yaptıklarıyla yeni bir dünyanın kurucusu olabileceklerine dair bugüne kadar süregelen umudu yaratmışlardı.

Deniz simgesiydi. Deniz belki de o dönemin en büyük teorisyeniydi. Ben mahur çayanın takipçilerindenim. Mahir Çayanın teorik olarak Deniz Gezmişten daha üstün olduğunu hep kabul etmişimdir. Ama o dönemi en veciz ifadeleriyle anlatmış olan Deniz Gezmiş oldu. biz şeytanın bacağını kıracağız devlete karşı dedi. Ve gerçekten şeytanın bacağını kırdı. Mahir Çayanın yaptığı da oydu, şeytanın öbür bacağını kırdı. İbrahim'in yaptığı da oydu. Şeytanın kollarını kırma çabasıydı. Ve ondan sonra o bacak kırma çabası gerçekten artık bizim toplumumuzda bir gelenek olarak, söndürülemeyen bir gelenek olarak bugün onların unutulmadığını gösteren binlerce gencin toplandığı Karşıyaka mezarlığında süren gelenek olarak devam etti geldi.

Onlar için söylenecek olan 68 için söylenecek olan bence bu kadardır.

 

Ruhi Koç. Mahir Sayına teşekkür ediyorum. Şimdi birlikte Dev-Genç yönetiminde bulunduğumuz, merkez yürütme üyemiz Oktay Etiman.

Oktay Etiman. Merhaba arkadaşlar. Şimdi ruhi arkadaşımız Dev-Genç yönetiminde birlikte çalıştığımızda başladı. Bizim için öyle zannediyorum ki bulunduğumuz biçimsel konumlar hiçbir zaman önemli olmamıştır. Aramızda hepimiz hangi konumda bulunursak bulunalım, özveriyle eşitsizliklere, haksızlıklara, dünyada ya da Türkiye'de uygulanan her türlü baskıya karşı çıkma fikriyle davrandığımız için bu, hiçbir zaman o kadar önemli olmamıştır ama tabi bir şey olarak ....elbette ki kimdir diye tanıtacaksın çok doğal.

Şimdi arkadaşlar tabi 6 Mayıs hepimiz için son derece önemli. Arkadaşlarım benden önce çok güzel konuşmalar yaptılar. Ertuğrul çok güzel bir çerçeve çizdi. Güzel bu çerçeveden sonra diğer arkadaşlar da çok güzel, benim de ilgiyle izlediğim konuşmalar yaptılar. Şimdi Deniz arkadaşımız elbette ki son zamanlarda 68 muhalif hareketin, sosyalist hareketin, kim nasıl tanımlarsa tanımlasın, komünist hareketin, önemli değil, karşıtların 60lı yılların devrimcilerinin, karşıtlarının simgesi haline getirildi. Deniz aslında bunu hak etmiştir. Yani bizim tanıdığımız Deniz hak etmiştir. Neden bizim tanıdığımız Deniz dememin nedenini söyleyecek. Bizim tanıdığımız Deniz enternasyonalisttir. Bizim tanıdığımız Deniz her türlü haksızlığa karşıdır. Evet, çok fazla yazıp çizmez ama çok güzel ifade eder. Çünkü Deniz, adında da ifadesini bulduğu gibi gerçekten engin yüreği olan, akıllı, duygulu bir arkadaşımızdır. Arkadaşımızdır. Ben ‘–dı' diyemiyorum bir türlü. Diyemiyorum. Şimdi pek alâ Deniz... bizim hareketimiz... bizim diyorum yine, Umur'u da dahil ediyorum, Mahir'i de bütün hareketleri dahil ediyorum. Bunun da nedenini söyleyecem, niye ‘biz' dediğimi. Şimdi Deniz bizim için böyle bir arkadaşımızdır. Ancak biz Sinan'ı da çok severiz, Hüseyin İnanı da çok severiz, Yusuf Aslanı da çok severiz. İşte arkadaşları burda. Daha isimlerini sayabileceğim başka arkadaşlar da var. Şimdi neden Deniz? Bizim Deniz'imiz, evet. Ama bir de onların Deniz'ini yaratmaya çalışıyorlar, bence. Nasıl? Şimdi yani bu teorik şeylere.... zaten gerekenler söylendi. 68 işte... yıllardır anlatıldı. Bunlara ben girmek istemiyorum. Özet olarak söyledim, her türlü haksızlığa karşı çıkmak, eşitsizliklere, her türlü baskıya ... karşı çıkmak.

Bugün ise farklı bir durum olduğu kanaatindeyim ben. Şöyle. Bir defa 68 olarak tanımlanan hareketin adı 60 yıllardan 20 yıl sonra Avrupa'daki anma prosedürü sırasında üretilen bir kavram, benim bildiğim kadarıyla....ve tıpkı Chevrolet marka bir arabanın Türkiye'de tanıtımı gibi, ya da Avrupa'da ya da Amerika'da ya da dünyanın başka bir ülkesinde üretilen bir ürünün Türkiye'de tanıtılması gibi bir kavram olarak sokulduğu kanaatindeyim ben. 68 tanımının bizim harekâtımızın 60'ların devrimcilerinin, devrimci fikirlerini, eylemlerini, davranışlarını, öncelerini ve sonralarını tam ifade edebildiği kanaatinde değilim. Ama sonuçta bir kavramdır. Böyle söylendi ve böyle devam ediyor.

Şimdi Denizin böyle bir kavramın simgesi haline getirilmesi biraz önce de söyledim. Deniz bunu hak etmiş bir insandır çünkü yaşarken zaten yarı efsane haline geldi. Bunu burada yaşdaşlarımız var, onlar da bunu gayet iyi biliyorlar. Ancak, şimdi 68 muhalif hareketinin, devrimci hareketinin kazanmış olduğu saygınlık o kadar büyük oldu ki, toplumda o kadar büyük bir saygınlık yarattı ki artık hiç kimse bu hakikatin dışında olduğunu kabul etmek istemiyor. Kimler mesela. Bizim sınıf arkadaşlarımız bakan oldular. Ama bizim siyasal bilgiler fakültesinde bizim muarızlarımızdı. Adalet partisinin gençlik kollarının başkanı ya da bilmem nesiydi. Şimdi bunlar kırk yıl, otuz yıl geçtikten sonra dediler ki ya biz de 68'liyiz. Evet, sen 68 yılında nefes alıp veriyordun, doğru. Tabi ki, ama sen başka bir şey yapıyordun. Böyle bir ihtiyaç doğuyor... Birkaç yıl gittim ben bu anmalara... 6 Mayıslara. Orada acı hissettim. Belirli gruplar, işte a, b, c, d, e grupları birbirleriyle slogan yarışı yapıyorlar. Bu çok kötü. Niye kötü, çünkü Deniz ya da diğer arkadaşlarımız hayattayken birbirlerine ne el kaldırdılar. Ne de slogan yarışı yaptılar. Ufak tefek problemlerimiz elbette olur ama biz birbirimize el kaldırmadık, tam tersine birbirimizle dayanışma içinde olduk. Bundan dolayı birkaç yıl önce gittiğimde bir köşede durdum. Bir grup...hangi grup olduğu da önemli değil. Dedim ki arkadaşlar, Deniz konuşabilseydi aklınızı başınıza toplayın arkadaşlar derdi dedim. Ben hayatımda ilk kez bugün yaşamayan bir arkadaşım şöyle düşünürdü diye konuştum. Çünkü böyle bir ihtiyaç hissettim. Bunun dışında Deniz şöyle düşünürdü, mahir şöyle düşünürdü. Şöyle yapardı...bazen soruyorlar bugün olsa ne olurdu? Bilemem. O düşündüğü gibi yaşadı ve düşüncelerinin ve davranışlarının sonuçları neyi icap ettiriyorsa, neyi gerektiriyorsa o sonla karşılaştı. Bundan sonra yaşasaydı ne olurdu? Hayır efendim, bilemeyiz. Böyle şey olur mu? Ama medya diyor ki... birisini tanıtıyor, Ahmet bilmem kim, bilmem ne holdinginin bilmem nesi. Haa, 68'lidir diyor. Bakın, yanıltıyor. Yıllardır bunu yaptılar. Dolayısıyla 68'li olmanın içeriği kerte kerte boşaltılmaya çalışılıyor.

Arkadaşlar …tamam, toparlıyorum...Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan. Ya da Hüseyin İnan, Yusuf Aslan Deniz Gezmiş. Asıldıkları günün sabahı birçok gazetenin manşetinde ‘Asıldılar' ibaresi geçiyordu. ‘Asıldılar'. Çünkü ülke bir bekleyiş içindeydi. Asılacaklar mıydı, asılmayacaklar mıydı? Çünkü çoğunluk bence asılmamasından yanaydı. Yani o günün manşeti de önemli bence. Toplumun bu psikolojisini ... arkadaşlarımızın asılmaları olasılığı karşısındaki psikolojisini de bence bu manşet yansıtıyor. Bugün baktığımda....'asıldılar'. Tekrar, bir iki cümle ile şunu da ilave etmek istiyorum. Deniz Gezmiş ve diğer arkadaşlarımız o gün bir kez asıldılar. Şimdi bu yaşadığımız süreçte ikinci kez asılmaya çalışılıyor. İkinci kez asmaya çalışanlar var. Neden? Şimdi Deniz elbette ki diğer örgütler gibi 1970 yıllarının hareketlerinde de olduğu gibi Kemalizm'den bir ölçüde etkilenmiştir. Hepimizde var bu. THKP-C'de de bir ölçüde vardır, vs. Denizin babasına kaçakken yazdığı bir mektup vardır. Babasını kendisini milli kurtuluşçu bilinçle ....(Mustafa Yalçıner- ...o, daha eski) ...eskiden... ama sonuçta basına yansıdı bu. Şimdi bu...Deniz'in anti emperyalist bilincinin, enternasyonalizminin yanı sıra... bizim için de öyle. Anti emperyalist düşüncelerin bir ifadesi. Ancak buna ağırlık verildiği takdirde. Ve Deniz'in ve diğer arkadaşların şahsında 1960ların devrimcilerinin sadece bu özelliği vurgulandığı zaman... tıpkı birkaç gün önce, bir televizyon programında Halit abinin asıldıkları sırada ne söylediklerini anlatma çabası içindeyken yöneticinin, onları biz zaten dizide de vermedik diyerek Halit Çelenk'i konuşturmaması ile Deniz Gezmişin ve diğer arkadaşlarımızın 6 Mayıs günü Ulucanlar cezaevinin o kavağının dibinde boğularak öldürülmeleri arasında hiçbir fark yoktur. Deniz enternasyonalisttir. Diğer arkadaşlarımız da enternasyonalisttir. ‘Yaşasın Kürt ve Türk halklarının kardeşliği' çok güzel bir mesajdır. Her şeyi anlatıyor, eşitlik gösteriyor, kardeşlik yolu gösteriyor. Ama ben diyorum ki benzer bir durumda, biraz önce bahsettiğim programdaki gibi bir müdahale ve yasaklamaya itiraz etmemek... 1971 yılında, İstanbul'da genç bir adam güvenlik kuvvetlerinden kaçarken bir dolmuşa biner gider. İşte 4 Levent'ten Taksime gelmektedir. önündeki koltukta oturan iki hanım konuşurlar, sessizce. Ya da sessiz olmaya çalışarak. Derler ki ya bu çocuklardan birisi benim evimin kapısını çalsa, alır içeri, saklarım. Şimdi bence bu hanımlar, yani bir daha hiç görmedim bu hanımları, bugün o programda dur bakalım ey programın yöneticisi, sen kimi, neden konuşturmuyorsun? Eğer bunlar anlatılmıyorsa ben bu programa devam etmem diyebilmeliydiler, bunu diyemediler. Bundan dolayı 1971 yılında bizi anlayan, Deniz'i, Hüseyin İnan'ı, Yusuf Aslan'ı ve hepimizi anlayan, o sıradan, sokaktaki insanlar daha fazla 68'lidir. Eğer 68'li olarak ifade edilecekse. Tabi hepimiz biliyoruz ki, hangi yılda yaşıyorsak o yıldayız. Christian Amanpour, Spartaküs'e mikrofonu götürüp ey kahraman Spartaküs deseydi, yav dalga mı geçiyorsun arkadaş, ben köleyim, isyan ediyorum, derdi herhalde. Haa, o kendisini elbette kahraman olarak algılamayacak. Şimdi yani ben çok yaralandım. Bu durumdan. Ve uzun zamandır da Denizlerin şahsında bizim bu enternasyonalist fikirlerimizin... Kürtlerin, Türklerin, Ermenilerin her neyse, Yunanlı, Amerikalı, Rus. İnsan olarak kardeş oldukları hakikatini gizleyenlerden, gizlemeye çalışanlardan ve onlara yardım edenlerden şikayetçiyim. Ve bunların düzeltilmesi gerekiyor. Artık 1960'lı yılların muhaliflerinin fikirleri ifade edilirken medyatik müdahalelere, manipülasyonlara bence bizler okur, izleyici olarak itibar etmeyelim. Bunların düzenleyicileri, katkıda bulunanları da bence… 68 eğer taa Spartaküslerden başlayıp Silezyalı dokumacıların, ya da Lena altın madenindeki grevci işçilerinin devamcıları ise ki bence Spartaküs de 68'liydi ya da biz 68'liler onlardandık... bu... kavram olarak, Silezyalı dokumacılar da 68'liydi, insanlığı ileriye götüren, götürmeye çalışan herkes 68'lidir ve biz onlardanız. 68'li aynı zamanda da yaşadığı yılın insanıdır. Bunu arkadaşlarımız da belirttiler. Bugün 2008'liyiz. Gelecek yıl 2009'lu olacağız. On yıl önce de 98'liydik. Hepinize teşekkür ederim beni dinlediğiniz için.

Ruhi Koç. Oktay arkadaşımıza teşekkür ediyorum. 68 harekâtı, kısa adıyla Dev-Genç hareketi, Türkiye'deki bütün sorunlara, nerde ne sorun varsa, kimin ne sorunu varsa hepsine çözüm bulma, onlara destek olma şeklinde hareket halindeydi. Şimdi konuşmalarımız bitti. Arkadaşlarımızın konuşmaları bitti. Ben arkadaşlardan şunu rica edecem. Bugün Türkiye'nin sorunları hakkında ne düşünüyor, 2'şer dakika içinde cevap vermelerini isteyecem. Bugünkü sorunlar hakkında... gerçi Mustafa falan bahsetti ama Türkiye'nin temel sorunları var. Nedir? Bir, Kürt sorunu. İki, Kıbrıs sorunu. Üç, Ermeni sorunu. Dört, Alevi sorunu. Beş, siyasal İslam sorunu. Bunlar hakkında da arkadaşlarımız görüşlerini belirtirse sanırım dinleyiciler açısından da olumlu bir şey olacaktır diye düşünüyorum. 68 harekâtını geçen gün üretici şu şekilde anlattı. Gazetelere bir kısmı yansıdı. Esas kısmı yansımadı. Tayyip Erdoğan'ın Denizlide yaptığı bir konuşmada bir üretici kalktı dedi ki maval atma. Hepiniz okumuşsumuzdur gazetelerde. Maval atma, ben evime yağ götüremiyorum, ekmek götüremiyorum, dedi. Ertesi gün gazeteciler buna soru sordular. O kısmı yansımadı şeye. Dediler ki bir başbakana niye böyle hitap ettin. O da dedi ki ben daha... az hitap ettim dedi. Ben 68'liyim dedi. Ve anladım ki bizim 68 hâlâ yaşıyormuş köylerde. Arkadaşlar, saat beş gibi oturumu bitirmek istiyoruz. Arkadaşlarımıza soracağınız soru varsa yazılı istiyoruz bir. Bundan önce de sorularınız hazırlanırken, ben kısa kısa biraz önce bahsettiğim konularda kendi görüşümü söyleyeceğim. Çünkü insanlar bizden, gençler ne diyor diye düşünüyorlar.

Mesela birinci soru en can yakıcı sorun. Kürt sorunu. Tabi bu sorunları böyle iki üç cümlede anlatmak mümkün değil. Ama temel şey olarak şunu söylüyorum. Kürt sorununda bir, silahların susması, ve PKK'nin silahı bırakıp ilk defa Türkiye'de 1. meclisten sonra kendi kimlikleriyle meclise giren temsilcileri vasıtasıyla demokratik mücadeleye atılması diye düşünüyorum, Kürt sorununda. Çünkü kanın ve gözyaşının olduğu dönemde biz bu işlere sahip çıkamıyoruz ve sesimiz kısık kalıyor. Onun için Kürt sorununun acilen çözülmesi için acilen silahların susmasını istiyorum bir. Kıbrıs sorununda iki tarafın da faşistleri başlarından defedilmiştir. Birisi Rauf Denktaş. Öbür tarafta Papadopulos Rum ve Türk halkı tarafından başlarından defedilmiştir. Bunların yerine gelenler ikisi de aynı partinin elemanlarıdır geçmişte. Onun için Kıbrıs meselesini bunların çözmesini bekliyorum. Bunlar çözemediği takdirde Kıbrıs meselesi çözülemez. Biz Kıbrıs meselesinde onu size belirteyim 70 yılında bir bildiri yayınlamışız arkadaşlar, Dev-Genç. Altında da benim imzam var. İstanbul'daki Kıbrıs öğrenci birlikleri, bizim Türk öğrenci birlikleri ve Ankara'daki Dev-Genç Genel Merkezi adına genel sekreter olarak benim imzam var. Orda diyoruz ki bakın. Kahrolsun Amerikan emperyalizmi, kahrolsun “Enosis”ci faşist yunan cuntası. Kahrolsun Amerika'ya ve yunan faşistlerine yeşil ışık yakan AP iktidarının emperyalizme taviz politikası. Yaşasın yabancı üslerden arınmış, bağımsız ave demokratik federatif Kıbrıs cumhuriyeti. Biz bunu '70 yılında... Daha Kıbrıs harekatı falan olmadan Dev-Genç olarak yayınlamışız ve ben bugün aynı düşüncedeyim arkadaşlar. Türkiye'de Alevilerin sorunları var. Bir, diyanetin toptan kaldırılması düşüncesindeyim. Düşüncem o. Özet söylüyorum. Ermeni sorunu. Ermeni meselesi. Türkiye'de ermeni halkına o dönemde büyük haksızlık yapıldığına inanıyorum. Ama soykırımı kabul etmiyorum. Çünkü soykırım bizleri bizlerin çocuklarını şey altına alacak...et...ne denir... yani neyse işte....sadece vicdan yükü değil, parasal, toprak meselesi falan...onu da içerdiği için.. neyse.... abi söyleyecez. Biz Dev-Genç'liyiz Türkiye'nin bütün toplumsal sorunlarına cevap vermek zorundayız. Yoksullukla mücadelede işçi sınıfının ve emekçilerin yanındayız. Son olarak da siyasal İslamın değirmenine su taşımayacağız arkadaşlar. arkadaşlar, hasbelkader Diyarbakır'da görev yaparken 79 yılında İran devriminden önce Halkın Fedaileri Diyarbakır'da bize misafir olur, daha önceden de tanıyoruz kendilerini. Ordan biz Beyazıt üzerinden İran'a geçirirdik bunları. Halkın Fedaileri. Bu siyasal İslamcılar, ayakları yer tuttuğunda arkadaşlarımızı astılar. Vinçlere asıp astılar. Onun için Türkiye'de de siyasal İslam‘ın ayağı tuttuğu an bizlere neler yapacağını tahayyül edemeyiz. Onun için biz ne Ergenekon'a, Ergenekon çetelerine ne de siyasal İslam'a destek olamayız. Onlara karşı mücadelemizi sürdürmemiz gerekir. bu konularda benim görüşüm budur. Eğer konuşmacılardan söylemek isteyenler varsa ikişer dakika.....sözlü yok... yazılı...yazılı...

Ertuğrul Kürkçü. Şimdi ben ruhinin başladığı yerden gideceğim ama önce bir iki şey ekleyeyim önceki konuşmalarla bağlı olarak. Şimdi bu Türkiye'deki bütün süreçleri her şeyi belirleyen toplumsal ve iktisadi hayatın gidişi. Toplumsal ve iktisadi hayatın gidişi hakkındaki teşhisiniz ve tahliliniz size neyi nasıl yapacağınız hakkında bir ipucu veriyor. Burdan ...biz buna politikada program diyoruz. 1960ların ikinci yarısında insanların Türkiye'nin iktisadi düzeni ve hatta Osmanlı imparatorluğunun iktisadi düzeni hakkında birbirlerinin kafasını kırarcasına tartışması boşuna değildi. Çünkü eğer öyle sonuçlanırsa tartışma bir program, böyle sonuçlanırsa başka bir program haklılık kazanacaktı. Türkiye'nin iktisadi yapısı feodal midir, Türkiye emperyalizme bağımlı mıdır, Türkiye kapitalist midir, Türkiye'de işçi sınıfı var mıdır. Varsa ne kadardır tartışmalarının gerisindeki mesele buydu. Nitekim bizim işte sosyalist gençlik örgütü ile aramızdaki, ya da tip ile MDD arasındaki tartışma buradan kaynaklanıyordu.

Fakat ben öyle anlıyorum ki 1971 12 Mart muhtırası ve 12 Mart diktatörlüğü altında geçen üç seneden sonra az çok programlar birbirine yaklaştı. Mücadele biçimleri etrafında tartışma yürür oldu. Ama bütün bunların birbirine yaklaşması bakımından bence önemli bir kilit çözümleme her ne kadar Denizin hakkını bir nasıl söyleyeyim bir hatip olarak, bir propagandacı olarak versek de bir teorisyen olarak mahirin buna katkısını bir yana koyamayız. Bence bugüne kalan 68'den bugüne kalan en önemli şey, Mahirin söylediği, başka her şey gelip geçici olabilir fakat bu saptama, Türkiye kapitalizmi küresel kapitalizmin içinde yaşadıkça bakidir. Türkiye'de emperyalizm bir içsel olgudur, demiştir. Bunun manası şudur. İşbirliği yapılacak bir milli burjuvazi ve yapılacak bir milli devrim de yoktur. Yapılacak olan şey bir demokratik eksenli sosyalist devrimdir. Burdan çıkan sonuç budur. Bu Mahir Çayanın esaslı bir katkısıdır. Bu katkı bence akıldan çıkarılmamalıdır. Bu, bizim mücadelemizi başkalarının çalıp götürmesini de imkânsızlaştıracak mıhlardan bir tanesidir. Buradan baktığım zaman benim gördüğüm şey şudur, bugünkü Türkiye'nin meselelerine. Bugün Türkiye'de kapitalizme karşı mücadelenin ya da küresel kapitalizm karşısında alınan iki tavrın yanında bir üçüncü tavrın gerekliliğinden söz etmemiz lazım. Bunlardan bir tanesi küresel kapitalizme eklemlenme. AKP iktidarı bunu yapıyor. İkincisi ise ulusalcı denilenler. Bunlar ise aslında Türkiye'nin 1930ların altın çağına dönebileceğini ve bir milli kapitalizm olabileceğine iman ediyorlar. Oysa hakikat, gerçeklik şurdadır. İşçi (son kelime net anlaşılmadı-b.ç.) sınıfının ihtiyacı vardır. Bu nedenle ben üçüncü bir kutba ihtiyacımız olduğunu merkezinde emeğin olduğunu, emekçilerin, kır ve kent emekçilerinin, küreselleşmenin dışladığı bütün ezilenlerin, kadınların, Kürtlerin, Alevilerin bütün bunların hepsinin kapitalizme karşı bir araya gelebilecekleri bir üçüncü kutba, bir emek kutbuna bir devrim kutbuna ihtiyacımız vara. Bizim başkalarıyla ittifaka değil kendimize güvenmeye ihtiyacımız var. Kürt meselesinin çözümü de kısmen bunun içinde. Kendimizi şöyle aldatmayalım. Türkler Kürtler kardeştir ama Kürtler Türklerde olan ve kendilerinde olmayan bir şeyi istiyorlar: Kendi kendilerini yönetmek. Her halkın kendini yönetme hakkı var. Bu hak mutlaktır. Bu haktan vazgeçilemez. Biz bu hakkı teslim edersek belki de Kürtler biz kendimizi sizle birlikte yönetmek istiyoruz diyeceklerdir. Onlara bu fırsatı vermemiz gerekir. Ama biz Kürtlerin hakikaten ne istediklerini öğrenebilmek için onlara istedikleri her şeyi suç olmadan, ceza kanununun bir maddesine girmeden, kriminolojinin bir unsuru haline gelmeden konuşabilmelerine fırsat vermeliyiz. İnsanlar ayrılmak istiyorlarsa ayrılmak istediklerini, birlikte yaşamak istiyorlarsa birlikte yaşamak istediklerini, demokratik özerklik istiyorlarsa onu, başka bir şey istiyorlarsa başka bir şey söylemelidirler ki her tarafta bunun talipleri karşıtları ortaya çıkmalı demokratik bir tartışmanın sonucunda bu tayin edilmelidir. Elbette silahların bırakılması olmaksızın, silahlar bir yana konmaksızın tartışma yapılamaz. Ama silahların tartışmasını davet eden bir çağda, davet eden bir tarihte sadece ve sadece bir tarafa silahını bırak demek olmaz. Devlet de zulümden vazgeçecektir. Ben söylüyorum. O bildirinin altına imzamı attım. PKK'ye ateşi kes dedim. Ama bunun karşılığında devlete de diyorum ki Kürtlere haklarını teslim et arkadaş. Konuşmalarını serbest bırak. Taleplerini ifade etmelerini serbest bırak. İnsanları hapse tıkma. Konuştu diye herkes hakkında dava açma. Mecliste dışlama onları. Onlara halklarının sözcülüğünü yapma fırsatı ver. Eğer böyle olursa demokratik, haklı, kalıcı bir çözüm bulabiliriz.

Kıbrıs meselesi, bir bölgesel dış siyaset meselesi. Nasıl çözülür. Buna ben çok fazla Türkiye'den karar vereceğimizi sanmıyorum. Ama her yerde esas şu: Kıbrıslılar Kıbrıslı, Kıbrıslılar Türkiye Cumhuriyeti'nin bir parçası değiller. Kıbrıslılar dediler ki, oyladılar, oylama yaptılar. Biz dediler Annan Planı çerçevesinde bir çözüm istiyoruz. Öbür Kıbrıslılar dedi ki biz istemiyoruz. Bu durumda Kıbrıslıların yarısının fikriyle bir şey olamayacağına göre Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türklerin bulacakları ortak çözüme rıza göstermekten başka yapılacak bir şey yok. Tabi ki biz istiyoruz ki ortada sonuçta ne iki Kıbrıs'ı bölen bir sınır, ne Kıbrıs'la Türkiye'yi bölen bir sınır, ne Yunanistan'la Türkiye'yi, ne Kürdistan ile Türkiye'yi bölen bir sınır kalsın. Bütün sınırlar ortadan kalksın. Ama bugünden yarına bu olmayabilir. Bugünden yarına olmayacaksa, o zaman, milli sınırlar içerisinde demokratik, çoğulcu ve de halkçı rejimler talep etmek, bütün bunların gerçekleşmesi için çaba göstermek elbette sosyalist olarak hem hakkımız hem görevimiz hem de 1968'den bu yana değişmeyen programımız. Demek ki neymiş 2008 eşittir 1968. teşekkür ederim.

Ruhi Koç. Arkadaşlar buradaki programdan sonra Hatırla Sevgili dizi oyuncuları ve Mustafa Yalçıner ile söyleşi gerçekleştirecekler. Onun için programın saat beşi geçmemesi gerekiyor... Şimdi sözü Mahir Sayın'a veriyorum.

Mahir Sayın. Değerli arkadaşlar tekrar merhaba genel başkanım ve iki dönem genel sekreterim meselenin hemen hemen hepsini bitirdiler. Bize itiraz edecek belki bir iki nokta bıraktılar. Susturabilirler de tabi, hiyerarşik olarak yukarda duruyorlar. Öncelikle biraz önce konuştuklarımın içerisinde anlaşılamamış olan bir nokta olabilir gibi geldi bana. Ve sevgili genel sekreterimin hakkının teslim edilmesi açısından bunu tekrarlamak istedim. Konuşmamın bir yerinde arkadaşlarımız hakkında gerekçeli karar verenlerin gerekçeli kararlarının kendi gerekçeli kararları olmasını sağlayamadık demiştim. Bu lafı da Ruhi Koçtan ödünç aldığımı söylemiştim. Mahkeme karşısında ruhi koç, savunman nedir diye denildiğinde şunu söylemişti. Hakkımda vereceğiniz karar sizin gerekçeli kararınız olacaktır. Evet, verdikleri kararlar, yaptıkları işler onların zaten gerekçeli kararlarıdır. Deminki konuşmamda su çıkarmamak (?) için acele edip bir an önce bitireyim, ağlamadan bırakayım istedim. Onun için eksik bıraktığım bir şeye işaret etmek istiyorum. 1968, Komünist Manifesto'nun insanlığın önüne düşüşünden beri proletaryanın, burjuvazinin burçlarına saldırıyı başlattığı dönemden beri üçüncü büyük ayaklanmadır. Birinci büyük ayaklanma Paris Komünü'dür. 72 gün sürdü. 72 günde bugünümüze kadar uzanacak olan engin dersler verdi. İkinci büyük ayaklanma ekim devrimidir. 72 yıl sürdü. Belki kara sayfalarla birlikte belki tarihimizin geleceğine ışık tutacak olacak değerli dersler bıraktı işte o dersleri derlemeye çalışan üçüncü büyük ayaklanma 68 idi. Onun için Ertuğrul'un söylediği 2008, 68'dir. 68 hâlâ devam etmektedir. Proletaryanın 3. büyük ayaklanması, nihai ayaklanması olarak. Ruhi koç kardeşim bize iyi bir vesile hazırladı. Birkaç konu üzerinde söz edelim diye elbette bitebilecek kadar kısa mevzular değil ama kapıyı Kürt meselesinden açtı. Kürt meselesi bizim için aslında toplumsal terapi meselesidir arkadaşlar. Türkiye toplumunda, Türkiye toprakları üzerinde bugüne kadar yok edilmiş olan üç millet vardır. Asurî Süryani milleti. Rumlar ve Ermeniler. Bunların soyu kurutulmuştur. Sevgili genel sekreterim gelecek nesillere borç bırakmamak için kötü nam bırakmamak için her ne kadar biz bu lafı kabul etmeyelim desek de soyu kurutulmuş olan milletlere yapılmış olan işin soykırım olduğunu kabul etmez isek vicdanlarımızda huzur bulamayacağız. Travmatik bir toplum olarak yaşamaya devam edeceğiz. Bu çünkü ağır bir suçu üzerimizden atmaktır. Soykırım da vardır ve bugün uluslar arası tanımlamalara göre A'sından Z'sine kadar Asurî Süryani halkına yapılmış olan, Rumlara yapılmış olan ve Ermenilere yapılmış olan ve bugün de Kürtlere karşı sürdürülmekte olan benzer işlerdirler. Bunu bütün bir toplum olarak reddetmediğimiz sürece kendisiyle barışık bir toplum olmamız düşmanlıklardan korkmadan yaşayabilmemiz mümkün değildir. O travmayı atlatabilmemiz için bizim bunun bize faturası maddi olacaksa da milyarlara değecekse de ödenmesi gereken bir fatura olarak bizler tarafından kabul edilmesi gerekir. Bakın zaten onların mallarının mülklerinin üzerine oturmuşuz arkadaşlar. Türkiye'de ilkel sermaye birikiminin temeli Süryani, Ermeni ve Rum mallarıdır. Bu gerçeklik vardır. Bu gerçeklik Türkiye'de inkâr edilmemelidir. Dolayısıyla tazminat denirse tazminatı da kabul etmek gibi bir yükümlülüğümüz vardır.

Türkiye'de Türkiye'nin bugünkü yaşadığı durumda bir başka ülkenin toprakları üzerinde asker bulundurmak en büyük problemdir. (bir kelime anlaşılamadı-b.ç.) tutmak demektir. Kıbrıs cumhuriyeti birleşmiş milletlerin tanıdığı bir devlettir. Bu devleti tanımak gerekir. bütün bu sorunların çözümünde, Ertuğrul en net biçimde ortaya koydu, diline sağlık. İşçi sınıfının yeniden siyaset sahnesine dönüşü, bütün bu problemlerin üstünde durduğumuz bütün bu travmaların çözümünde en temel yerine getirilmesi gereken görev olarak karşımızda durmaktadır. İşçi sınıfının birlikte mücadelesi yüz yüze bulunduğumu problemlerin çözülmeye başlamasının da ilk adımı olacaktır. Dinlediğiniz için teşekkür ederim.

Ruhi Koç. Mustafa Yalçıner'e veriyorum sözü.

Mustafa Yalçıner. Sevgili arkadaşlar ....sevgili arkadaşlar ben biraz sonra başlayacak Hatırla Sevgili dizisinin oyuncularıyla yapılacak toplantıda da burda oturacam. Şimdi onun için söz hakkımı kullanıp diğer arkadaşlarıma saygısızlık etmek istemiyorum. Ben söz hakkımı kullanmıyorum.

Ruhi Koç. Peki, teşekkür ediyorum. Oktay'cığım, peki, söz hakkı istiyor musun?

Oktay Etiman. Şimdi arkadaşlar, Amerikalı protestocu bir şarkıcı Woody Guthrie'nin bir şarkısından bahsetmek istiyorum. Umur arkadaşımıza şey olsun, o da böyle bir şey yaptı, bir tane de THKP-C'den gelsin diyelim, yani… işin şakası. Woody Guthrie şöyle diyor. ‘Sen hiç kardeşini asılırken gördün mü?' diye bir şarkısı var. Bu Woody Guthrie John Baez ve Bob Dylan'ın filan bunların hocası. Hatta Joan Baez'in kendisi de doğruladı bunu. Şimdi… Amerika'daki plantasyonlarda çalışan zenciler köle olarak, bazen kaçıyorlar. Kaçanları yakalamakla geçinen, kaçak avcıları, bunların peşinden koşuyor, yakalıyorlar. Ondan sonra kaçtığı plantasyonun önünde, yakalanan zenci köle getiriliyor bir idam sehpası kuruluyor. Bu ilmek boynuna takılıyor ve bir Amerikalı gelip onu satın alırsa, işte kölenin dişini, bacaklarını, ayaklarını vs. muayene ediyorlar. Yani kölelik yapmaya devam edebilir diye satın alırsa, rantabl ise köleyi satın alması. Bu köle idam edilmekten kurtuluyor. Böyle bir trajik bir durum. Kölelerin bu durumlarını anlatan...Woody Guthrie'nin böyle bir şarkısı var. Şimdi, bazı ülkelerde kardeşini asılırken ya da öldürülürken görenler var. ya da bazı ülkelerde öyle insanlar var ki bunlar kardeşleri asılırken, öldürülürken sık sık tanık oluyorlar. Türkiye de bu ülkelerden biri. Ne zamandan beri? Yani işte ben, biz ikinci dünya savaşı sonrası çocuklarıyız ama aklımın erdiği, öğrendiğim kadarıyla en azından 1900'lerden itibaren Türkiye'de insanlar kardeşlerinin öldüğünü, öldürüldüğünü ya da asıldığını görmüş. Şimdi… böyle bir ülkede, birbirimizin kardeşini asılırken görmüşsek ya da kendi kardeşimizi asılırken görmüşsek, “hayır kardeşim, o, işte hastalık vardı da, gripti, yanlışlıkla ayağı kaydı düştü, boynuna ilmek dolandı. Sen ya da başkaları böyle asılıyor zannediyorlar, asıldı zannediyor” gibi anlamsız açıklamalarla bir toplumda insanların içsel huzurunun, insani değerlerinin, insan olma bilincinin ve sevincinin ve insani değerlerin yaşatılması bence mümkün değil. Türkiye'de 1900'lerden itibaren... öncesi de var tabi. Osmanlı döneminde de var ama yakın dönemde, geçtiğimiz yüzyılda çok ciddi baskılar saldırılar katliamlar, soykırımlar yapılmıştır. Şimdi bütün dünyada bunlar konuşuluyor. Bizde ise ‘efendim, bizim yapımız monolitiktir, bunun dışına çıkılmamalıdır. Efendim, Kürt yoktur' vs. gibi örtmece… örtme çabalarıyla bir toplumun düşünsel yapısı ve ruhsal yapısı bence bu sınırların dışına çıkmayanlar açısından bozulmuştur. Bundan dolayı bence Türkiye'de Kürtlerle Türklerin elbette kardeşçe yaşaması şüphesiz gerekir. Ama kardeşliğin koşulu da birbirini kardeş olarak tanımak ve eşit haklara sahip olarak yaşamaktır. Türkiye'de eğer bu kadar zaman Kürtlere eşit vatandaş olma hakkı verilmemişse bence elbette onların da demokratik direniş hakkı vardır. Ve mücadeleye, Kürtleri mücadeleye yönelten, Kürtleri dağa çıkartan bu devlettir. Kimse durup dururken dağa çıkmıyor. Bu devlettir, Kürtleri dağa çıkaran. Şimdi elbette ki bir ülkenin sınırları içinde farklı halklar veya milletler olur. Dünyanın her tarafında olduğu gibi Türkiye'de de halklar ya da milletler vardır. Bizim burada da var. Eğer Kürtler demokratik olarak, kendi aralarında demokratik yöntemlerle biz ayrı olmak istiyoruz kararına varırlarsa elbette öyle yapmalıdırlar. Aile ilişkilerinde karı koca ayrılmak istiyorlarsa ayrılıyorlar. Yani milletler niye, halklar niye ayrılmasın. Bunun önünde ne gibi bir engel var? Haa, bir engel var tabii. Çok büyük, ciddi bir engel var. Yani muhafazakâr düşünce, ırkçı düşünce, nasyonalist düşünce var. Bunu aşmak için de Kürtler mecbur bırakılmıştır dağa çıkmaya. Yaratıcısı sensin yani aslında. Tıpkı 1 Mayısta son 1 Mayısta yapılan gibi. Bu, hükümetin bir özel politikası olduğu kanaatinde değilim. Devletin geleneksel politikasıdır bu. AKP hükümetinin politikası ile devletin geleneksel 1 Mayıs politikası birleşmiştir ve böyle bir hata yapmışlardır. Yani aslında sendikalar ne istediler? Biz Taksim'e çıkmak istiyoruz. Be geri zekâlı, bırak adam çıksın. Hayır, saldırıyor. Arkadaşlar yönetici sınıf her zaman akıllı davranamıyor. 1 Mayısta da davranamadı ve aslında sendikaları, işçi sınıfını, insanlığın kurtuluşu için mücadele edenleri kendi dangalaklığıyla Taksim meydanına bu devlet çıkardı.

Ruhi Koç. Teşekkür ediyoruz.

Umur Coşkun. Arkadaşlarım parti programının ana hatlarını çizdiler. Böyle bir parti kurarlarsa girerim demiyorum ama kendilerini destekleyeceğimden kesinlikle emin olabilirler. Çünkü adına ne denilirse denilsin insanlığın özgürlük, eşitlik ve adalet için yürüyüşü devam edecektir. Buna bütün yüreğimle inanıyorum.

Ruhi Koç. Arkadaşlar, son söz olarak Ertuğrul'a söz vereceğim. Bir de bizim Halil Çelimli'nin bir isteği var. 1 Mayıs şeyinde konuşan o yaşlı kır saçlı bir arkadaşımız vardı. Aynı yaştayız tabi de. Arkadaş diyor ki, Dev-Genç'liler bir Dev-Genç kongresi yapalım diyor. Çok heveslendi. Şimdi Ertuğrul'dan sonra oturumu kapatacağız. Bu, “Hatırla Sevgilim”in yönetmenleri, işte oyuncuları falan burada olacaklar. Biz ayrılacağız. Dev-Genç üyelerine sesleniyorum. Dışarıda buluşacağız. Ortak resim çektireceğiz.

Ertuğrul Kürkçü. Aslında ben .... ben üç tane soru var. iki tanesine konuşmam sırasında yanıt vermiştim gibi geliyor. Dilek'in sorusu var. ona vermezsem olmaz çünkü çok eski arkadaşımız. Şöyle sormuş: kısa bir süre önce bir söyleşide AKP ile genelkurmayın uzlaştığına inandığınızı söylemiştiniz. Şimdi AKP'ye açılan kapatma davası ile bu uzlaşmayı nasıl ilişkilendiriyorsunuz. İmzasını atmış. Şimdi bence bu kapatma davası genelkurmayla ya da ordu ile AKP arasında bir uzlaşma olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Devlet içerisindeki görüş ayrılıklarının, devletin çeşitli kurumlarının konjonktürel veya devresel olarak aldıkları tavrı şimdi eşbiçimli olmadığını düşünüyorum. Yani yargının tavrı ile genel kurmayın tavrı farklı sebeplerden kaynaklanıyor ve farklı biçimlerde gerçekleşiyor. Ben bu uzlaşmanın aslında Kürt meselesinde işçi hareketine karşı tavırda ve genel olarak demokratikleşmenin durdurulması noktasında hâlâ süre gittiği kanaatindeyim. Ancak şöyle de bir şey söylemek mümkün eğer adalet ve kalkınma partisi anayasa mahkemesi tarafından kapatılacak olursa silahlı kuvvetler aaa, canım, müttefikimi kapattılar diye üzülmeyecektir tabi. O başka... AKP hükümet olarak kaldığı sürece bu uzlaşmanın devam edeceğini düşünüyorum. Fakat bu toplantıyı da herhalde AKP hakkında bir lafla bitirecek değiliz. AKP var ya da yok. Yerine hangi parti gelirse gelsin emekçiler ve işçiler 1958in temel ideali olarak kendi kendilerini yönetmedikçe, kendi kaderlerini tayin etmedikçe daima yıkılacak bir hükümet olacaktır. Hoşça kalın.