Oğuzhan Müftüoğlu- Darbeciler Tarih Önünde Şimdiden Mahkum Olmuştur
http://www.muhalefet.org/yazi-kenan-evrenlerin-yargilanmasi-uzerine-ilhan-kamil-turan-28-1983.aspx


Önümüzdeki günlerde Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya hakkında açılan davanın ilk duruşması yapılacak. Davanın iddianamesinde sizin de adınız geçiyor. Siz bu davaya müdahil olarak katılmayı düşünüyor musunuz?

Evet, elbette katılacağız. Sanırım bu söyleşimizin yayınlandığı gün Avukatlarımız davanın görüleceği mahkemeye bizim müdahil olarak katılmamız için başvuru yapacaklar. Tabi bilirsiniz, davaya iştirak edebilmek için mahkemenin müdahillik talebini kabul etmesi gerekir. Bu konuda mahkemenin tavrının ne olacağını henüz bilmiyoruz.
Davanın açılacağı haberleri kamuoyuna duyurulduğu sıralarda katıldığınız bazı televizyon programlarında ve bazı gazetelerdeki röportajlarınızda bu davanın göstermelik bir dava olduğu şeklinde açıklamalarınız vardı?

Fikriniz değişti mi? Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya'nın şahsında 12 Eylül'ün yargılanabileceğini düşünüyor musunuz?

Hayır, fikrim değişmedi. 12 Eylül gibi darbelerin kucağında büyüyüp gelişen ve sistemin bütün özünü kendi şahsında sürdüren bir iktidarın gerçek bir yargılama yapamayacağı,   kendilerinin 12 Eylül darbesini yargılamak gibi bir dertlerinin olmadığı ortada değil mi? Zaten kendilerinin 12 Eylülcülerden farklı bir zihniyete sahip olmadığını her gün icraatlarıyla da kanıtlıyorlar. Buna rağmen bu tür göstermelik davalarla geçmişe bir sünger çekerek kendilerini geçmişin kirlerinden arındırmak istiyorlar. 
 
Buna rağmen niye müdahil olarak katılma talebinde bulunuyorsunuz?
 

Tam da bunun için, bu yargılamanın 12 Eylül darbesiyle bir hesaplaşma olmadığını, gerçek bir hesaplaşmanın nasıl olması gerektiğini göstererek yeni rejimin kendisini aklamasına meydan vermemek için katılmak gerekiyor. Keza 12 Eylül'ün arkasındaki Türkiye gerçeklerini bir kez daha açıklamak için mücadele etmek gerekiyor. Başta Kenan Evren olmak üzere 12 Eylül darbecileri bu gün ülkede yaşanan bütün olumsuzlukların sorumlusu olarak tarih önünde zaten şimdiden mahkum olmuşlardır. Ne kadar göstermelik bir yargılamayla gerçekler örtbas edilmeye çalışılacak olursa olsun, tarih önünde lanetlenmekten kurtulamayacaklardır. 12 Eylül faşizminin mağdurları devrimciler değil, bütün Türkiye halklarıdır. Yüz binlerce insan işkence görmüş, cezaevlerine atılmış, bir nesil yok edilmiş, bu ülkenin bütün geleceği karartılmıştır.  Bu yüzden bu dava ne kadar sembolik bir dava olursa olsun, bir dönemin acısını çekmiş insanların yüreğini biraz olsun soğutacak bir gelişme olarak görülecektir. Bu da son derece doğaldır. Bu yüzden, gerçek bir yargılama olmayacak olması nedeniyle bu davaya karşı ilgisiz kalmak doğru bir yaklaşım olmaz diye düşünüyoruz. Ayrıca, iktidar çevrelerinin bizim darbecilerin yargılanmasına karşı olduğumuz şeklindeki demagojilere de fırsat verir.

Ancak, bu noktada dikkat edilmesi gereken şeylerden biri, bu konunun gerektiğinden fazla abartılarak asıl gündemdeki sorunların gözden kaçırılmamasıdır. İktidar çok önemli uygulamalarını gizlemek için “cambaza bak” oyununu oynuyor; kendileri için çok fazla önem taşımayan konuları ortaya atıp ark taraftaki ülkenin halkın aleyhine olacak uygulamalarını bu şekilde gözden kaçırmaya çalışıyorlar. Bu yüzden aslolan şeyin iktidarın bu günkü uygulamalarına karşı mücadele olduğu gözden kaçırılmamalıdır.  Sizin bu konudaki yaklaşımınız bazıları tarafından 12 Eylül'ün yargılanmasına karşı çıktığınız şeklinde yorumlandı.    
Evet, bu tür televizyon programlarından birini ben de izledim. Nagehan Alçı ve Ahmet Kekeç isimli vatandaşlar ‘benim 12 Eylülün yargılanmasına neden karşı çıktığımı, neden işkencecileri savunduğumu bir türlü anlayamadıkları' şeklinde benimle hiç ilgisi olmayan, tamamen yalan ve abuk sabuk bir şeyler konuşuyorlardı. Belli ki böyle bir şey yapmaları için bir yerlerden talimat almışlar. İktidarın politikalarına karşı çıkan herkesi darbeci, Ergenekoncu diye yaftalamayı marifet zannediyorlar. Bunlara gazeteci demek mümkün değil, insan bazen duruma uygun bir ifade bulmakta da gerçekten zorlanıyor, ama şimdi kötü bir laf söylemek de istemiyorum. Bu yüzden bunları geçelim. Bu tür saçmalıklar bir tarafa, 12 askeri darbesi konusunda bu günlerde karşımıza çıkan en önemli kafa karışıklığı ve çarpıtma, konunun basit bir sivil asker karşıtlığı olarak gösterilmesidir. Diğer askeri darbelerde olduğu gibi 12 Eylül darbesi de sadece halk tarafından seçilmiş bir iktidara karşı yapılan askeri müdahale çerçevesinde değerlendirilmektedir. Oysa Türkiye'nin son yarım yüz yıldır yaşadığı askeri darbeler gerçeği, soğuk savaş dönemi koşulları içinde belirlenmiş devlet sisteminin bir parçasıdır. Biz bu devlet sistemini “sömürge tipi faşizm” olarak tanımladık.  Buna göre ister ‘seçimle gelmiş hükümetler olsun, ister askeri darbe yönetimleri, aynı baskıcı devlet sistemin birbirini tamamlayan iki unsurunu oluşturmakta, egemen sınıflar ve emperyalist güçlerin çıkarları gerektiği zaman birbirini ikame edecek şekilde işlevlenmektedir. Soğuk savaş politikalarının bir parçası olarak örgütlendirilmiş baskı mekanizmaları, kontr gerillanın sivil yapılanmaları seçimle işbaşına gelmiş hükümetler döneminde de askeri dönemleri aratmayacak şekilde icraatlarını sürdürmüş, sol muhalefet hareketlerine karşı yasa dışı bir baskı mekanizması olarak çalışmıştır. Askeri darbeler çoğunlukla bunların yetersiz kaldığı noktada devreye sokulmuştur. Türkiye'deki askeri darbeler sorununu seçimle işbaşına gelen hükümetlere karşı ordunun müdahalesinden ibaret bir sorun olarak ( bir askeri vesayet meselesi olarak ) gösteren anlayışlar sadece askeri darbelerin değil, bütün sistemin ( bu gün de gerçekliğini esas olarak sürdürmekte olduğu apaçık ortada duran ) sınıfsal temellerini de gizlemektedir.

Bu anlayışa sahip olanlar 12 Eylül öncesinde yaşanan bütün olay ve gelişmelerin darbeciler tarafından müdahale ortamını hazırlamak için düzenlendiğini ileri sürerler. Bunlara göre 12 Eylül öncesinde ülkede yaşanan her şey darbeciler tarafından tertiplenmiş, “aynı silahla öğleden önce sağcılara solcuları, öğleden sonra da solculara sağcıları vurdurmuşlardır! Bu iddiaların kanıtı olarak da ‘12 Eylül günü darbe olur olmaz bütün olayların bıçakla kesilir gibi kesildiği iddiaları' ileri sürül sürülmektedir. Bu konuda Taraf gazetesi yazarlarından Alper Görmüş'ün de bir yazısı yayınlanmıştı.   

Bu yazıda 12 Eylül darbecileri yargılandığında 12 Eylül öncesindeki o büyük devrimci hareket iddialarının aslında darbecilerin tertiplerinden başka bir şey olmadığının anlaşılabileceği, sizin de bu yüzden 12 Eylül'ün yargılanmasına çıktığınız şekilde görüşler savunuyordu. Daha önce Ahmet İnsel de bu tür dehşetli tahliller yapıyordu. Bir televizyon konuşmasında, ‘Aynı günde öğleden önce sağcıyı vuran silah, öğleden sonra solcuyu vuruyordu. Böylece bir cunta ortamı hazırlansın diye çatışmalar gerçekleştirildi, devrimci hareketlerin hepsi bu cuntanın olması içindi. Güya büyük devrimci örgütler vardı. Sonrasında 12 Eylül oldu ve her şey bitti. Nasıl kesildi bu bir anda. Çünkü görevleri bitti' diye konuştuğunu hatırlıyorum.  

Alper'in yaptığı şey, bu derin tahlillere bizim güya bunlar açığa çıkmasından korktuğumuz için darbecilerin yargılanmasına karşı çıktığımız” buluşunu eklemekten ibaret.  

Doğru dürüst bir gazetede çalışıyor olsaydı bütün hayatı 12 Eylül faşizmine karşı mücadele içinde geçmiş insanların 12 Eylülün yargılanmasına karşı çıktıkları gibi bir iddiayı nereden çıkardığını kendisine sormaları gerekirdi. Ama onlar devrimcilere karşı ileri sürülen yalan yanlış her suçlamayı yayınlamayı marifet zannediyorlar.  Alper Görmüşe bu saçma sapan görüşlerini yazması için kaç para veriyorlar merak ediyorum.  Bütün tarihi yalnızca asker sivil karşıtlığı içinde anlamlandırmaya çalışan bir liberal körlüğün varacağı sonuç zaten başka bir şey olamazdı. Bunlara göre ülkede aslında sınıf mücadelesi, emperyalizm, kapitalizm, faşizme karşı mücadele, devrimci mücadele diye bir şeyler yoktur. Fatsa'dan, Tariş'e, Artvin'den Edirne'ye, Tünceli'den Adana'ya, Suluova'dan, Uşak köylerinden Ankara gecekondularına, okullardan fabrikalara kadar bu ülkenin tarihinde ilk kez aşağıdan yukarıya halkın kendi kaderine sahip çıkma doğrultusundaki gelişen bütün devrimci mücadelelerin hepsi sadece darbecilerin tertiplediği oyunlardan ibarettir! 12 Eylülden önce cuntacıların tertiplediği bazı olaylar hakkında bir şeyler duymuşlar, her şey bunlardan ibaret sanıyorlar. O dönemde ülkede yaşanan olaylar hakkında kulaktan dolma birkaç şey dışında bir bilgilerinin de olduğunu sanmıyorum. Bu günlerde altıncı baskısı yapılan Devrimci Yol savunmasında Türkiye'yi 12 Eylül darbesine sürükleyen olayların gelişimi bütün gerçekliğiyle sergilenmektedir. 12 Eylülün işkence ortamlarında hazırlanan bu savunmada emperyalizmin soğuk savaş politikalarına göre yapılandırılmış devlet sisteminin en önemli bir parçası olan “kontrgerilla” tarafından darbe ortamı hazırlamak amacıyla tertiplenen olaylar, cinayet ve katliamlar somut olaylar çerçevesinde bütün açıklığıyla anlatılmıştır. Bu gerçeklik daha 12 öncesinin toz dumanı ortasında, olayların bütün sıcaklığı içindeyken Devrimci Yol dergilerinde de ortaya konulmuş, darbe ortamına yol açacak eylemlerden kaçınılması için bütün devrimcileri uyaran yazılar yayınlanmıştı. Devrimci Yol kendi eylem çizgisini de bu anlayışa uygun bir şekilde saptamaya özen göstermiştir.       
 
Bütün bunlar ortadayken bizim sözlerimizden darbecilerin yargılanmasına karşı çıktığımız sonucunu çıkarmak için insanın ya tam bir budala olması lazım, ya da gerçekleri çarpıtmayı iş edinmiş bir sahtekar… Bu konuda en çok karşılaşılan argümanlardan biri 12 Eyllüle birlikte olayların bıçak gibi kesildiği iddiası…
   
Sağ ve sol arasındaki çatışma halinin 12 Eylülden sonra durması bir yönüyle 12 Eylül öncesinde yaşanan olaylara dair bir gerçekliğe de işaret etmektedir. Savunmada ayrıntılı olarak anlatıldığı gibi, Türkiye'de sadece 12 Eylül öncesinde değil, altmışlı yıllardan itibaren bütün bir süreçte yaşanan sağ-sol çatışması olarak anılan olaylar, soğuk savaş ideolojisiyle beslenip örgütlendirilmiş milliyetçi faşist güçlerin sol hareketlere yönelik saldırılarından kaynaklanmıştır. Faşist hareketin 12 Eylül öncesinde sürekli olarak ordunun idareye el koymasını savunduğu bir sürecin sonrasında gelen askeri darbeyle birlikte saldırılılarını durdurmaları ve bu nedenle sağ ve sol arasındaki çatışmalar manasındaki olayların (bıçakla kesilmiş gibi!) durmasında anlaşılmayacak bir şey yoktur. Çünkü görev artık 12 Eylül faşizmi tarafından devralınmıştı! Bu durumu darbeyle birlikte bütün olayların durduğu şeklinde değerlendirenler, 12 Eylül sonrasında bu ülkenin dağlarında ve şehirlerinde yıllarca süren mücadeleleri, herhalde cuntanın emriyle gazeteler yazmadığı için olaydan saymıyorlar! 

SİYASİ MEVTALARI CİDDİYE ALMAK GEREKSİZ
Son bir soru: 12 Eylül Referandumu sırasında 'yetmez ama evet' oyu kullananlar Kenan Evren ve T.Şahinkaya açılan davanın kendilerinin tutumunun doğru olduğunu gösterdiğini ileri sürüyorlar.   
Bu gerçekten çok tuhaf. Hakikaten Referandumda 15. maddenin oylandığına inanan kimse kaldı mı? Buna inanmak mümkün değil. Şimdi herkes biliyor ki 12 Eylül referandumunda asıl olarak AKP iktidarının yüksek yargı organları üzerindeki hakimiyetini güçlendirmek için getirdiği maddeler oylandı. Yetmez ama evet diyenler hükümetin elini güçlendirmek için evet dediler. Bu değişiklikleri geçirmek için araya sokuşturulmuş 15.madde dolmasını yutanlar varsa ve şimdi iktidarın pervasızlığını gördükten sonra yaptıklarından utanıyorlarsa bunu açıkça söylemeliler. Aslında onlar için söylenecek her şeyi Zafer Aydın BirGün gazetesindeki yazısında söylemişti. Onun üzerine fazla bir şey söylemek gerekmiyor. Bu arkadaşlar bu güne kadar bu gibi konularda yaptıkları yanlışlarla artık bir “siyasi mevta” haline dönüştüler.  Bu yüzden bence bunların ne yazıp çizdikleri, ne twet” leri, ne de yapıp ettikleri üzerinde fazla durmamak gerekiyor. 12 EYLÜL REJİMİ BÜTÜN UNSURLARIYLA BİRLİKTE SÜRÜYOR
Sosyalist Sistemin yıkılması sonrasında, soğuk savaş dönemine göre şekillendirilmiş Türkiye'nin devlet yapılanmalarındaki çözülme süreci şimdi kapitalist sistemin yeni yönelimleri doğrultusunda sistemin yeniden şekillendirilmesi yolunda gelişiyor. Ergenekon operasyonlarıyla birlikte ordunun dönüşümü, anayasa değişiklikleriyle yargı sisteminin dönüşümü gibi gelişmeler hep darbeciliğin tasfiye edilerek sivilleşme demokratikleşme olarak gösteriliyor. Bütün bunların mevcut sistemin baskıcı özünün korunarak restore edilmesinden ibaret bir değişim olduğu gerçeği ise yeni rejimin faşizan eylemleriyle birlikte daha açık olarak görülebiliyor.  

12 Eylül darbecilerinden ikisi hakkında açılan göstermelik dava da, yeni rejimin geçmişe bir sünger çekerek kirlerinden kurtulmaya çalışacakları bir gelişmedir.  

Kuşkusuz bu o kadar kolay bir şey değildir. 12 Eylül gibi darbelerin kucağında büyüyüp gelişen ve sistemin bütün özünü kendi şahsında sürdüren bir iktidarın gerçek bir yargılama yapamayacağı Hrant Dink davasında olduğu gibi ne kadar açık olursa olsun, yeni rejimin kendisini aklamasına meydan vermeden 12 Eylül Faşizminin hesabının sorulması için mücadele edilmeye kuşkusuz devam edilmeldir.  

Başta Kenan Evren olmak üzere 12 Eylül darbecileri bu gün ülkede yaşanan bütün olumsuzlukların sorumlusu olarak tarih önünde zaten şimdiden mahkum olmuşlardır. Ne kadar göstermelik bir şekilde yapılan bir yargılamayla gerçek suçları örtbas edilmeye çalışılacak olursa olsun, tarih önünde lanetlenmekten kurtulamayacaklardır.

Kenan Evren kendisinin kurucu irade olduğunu söyleyerek yargılanamayacağını ileri sürmüş. Bunun anlamı da kuşkusuz bu günkü rejimin 12 Eylül rejiminin özünü bütün unsurlarıyla birlikte sürdürmekte olduğunun bir itirafıdır.  gerçek bir yargılamasının da ancak 12 Eylül kalıntılarıyla birlikte sistemi kökünden değiştirecek bir devrimci kurucu irade tarafından gerçekleştirilebileceğidir.  
 
12 EYLÜL HESAPLAŞMALARI ÜZERİNE İZMİR TAKSAVDA YAPILAN SÖYLEŞİDEN NOTLAR
12 Eylül'ün yargılanması elbette en çok devrimciler ister. Fakat bunun için her şeyden önce bütün toplumun  geçmişi ile hesaplaşma bilincine ulaşması gerekiyor.  O dönemde yüzde 90'a yakın bir oy ile anayasa oylandı, bütün gazeteler, bütün basın, bütün yazarlar cunta destekçisi haline geldi. Gazetelerde 12 Eylül'e methiyeler düzüldü.   

Ne yazık ki b gün Türkiye'de devrimci hareketler, devrimci örgütlülükler eritilip kendi güçlerinden yoksun hale getirildikleri ve Türkiye giderek sağcılığın ağır bastığı bir toplumsal sürece girdiği için devrimci bir anlayışla Türkiye'nin bu faşist geçmişinden radikal bir şekilde hesap sorma sürecini yaşanamadı. 12 Eylül'den yumuşak geçişle çıkmak şeklinde bir süreç yaşandı. 12 Eylül anayasası duruyor, siyasi partiler yasası duruyor, yüzde 10 barajlı seçim yasaları duruyor, YÖK duruyor. Bütün iktidarlar 12 eylülün hukuki statüsü/zemini üzerinde   Türkiye'yi idare etmeye devam ettiler, Kenan Evren cunta sonrasında Cumhurbaşkanı oldu, Özal başbakan olarak ülkeyi yönetmeye devam etti, daha sonra o cumhurbaşkanı oldu, ve hala bu yasal zemin yani 12 eylül sürecinde oluşturulmuş olan statüko olduğu gibi bugün devam ediyor. Şimdi de 12 Eylül ürünü olan bir parti bugün iktidarda.  

Bu nedenle Türkiye, 12 Eylül ile hesaplaşmasını bütün o dönemdeki işkencecilerin, emniyet müdürlerinin, cezaevi müdürlerinin, valilerin, sıkıyönetim komutanlarının ve darbe gönüllüsü yardakçılarının hepsini yargılayarak onlardan hesap sorma gibi bir süreci yaşayamadı. Çünkü 12 Eylül'ü ancak devrimci bir kurucu irade yargılayabilir. 12 Eylül'ün ürünü olan zihniyetler 12 Eylül'ü yargılayamaz. 12 Eylül ideolojisinin bugün sürdüğü bir ortamda kendi ideolojisinin 12 Eylül'den farklı olmayan bir iktidar ve onun kurduğu özel mahkemeler 12 Eylül'ü yargılayamaz, yargılıyormuş gibi yapar. Aynı alçakça öldürülen Hrant Dink davasında olduğu gibi iki tane kullanılmış maşayı yargılamış gibi yaptıkları şekilde, bu cinayetin arkasında yatan görevliler tek tek, isim isim biliniyorken yaptıkları gibi,   12 Eylül yargılama meselesi de bu şekilde gerçekleştirirler.  

Kenan Evren'in doğru düzgün yargılanması, 12 Eylül ile gerçek bir hesaplaşmanın gerçekleşmesi için mücadele elbette gereklidir. Bu kuşkusuz tıpkı Hrant Dink davasına sahıp çıkan ailesi ve devrimcilerin mücadelesi gibi önemlidir. Bugünkü iktidarın böyle 12 Eylül'ün üzerine sünger çekerek kendini temize çekmesine hiç bir şekilde destek olmadan, bu yanlışa düşmeden böyle bir mücadele yürütülmelidir. Ben eninde sonunda bu faşist darbelerden gerçekten hesap sorabileceğimiz, o güce sahip bir devrimci kurucu iradenin gerçekleşeceğine inanıyorum. Röportaj: Yaşar Aydın