Süper güç, 3. dünya ülkesi olma yolunda mı ilerliyor Mehmet Öğütçü 
(Milliyet Gazetesi'nden alınmıştır)
 

Eski diplomat, OECD yöneticisi, BG Group Direktörü, Global Resources Corporation Başkanı ve aynı zamanda yazar, küresel gezgin...
Mehmet Öğütçü
                                          

Washington DC, New York, Pekin, Jacksonville, Miami ve Key West'i kapsayan son gezisinde Savunma Bakanlığı'ndan Dışişleri'ne, parlamentodan düşünce kuruluşlarına ve yatırımcılara kadar değişik kesimlerden Amerikalı ve Çinli ile Türkiye dahil geniş bir yelpazeyi kapsayan konularda konuştu.Ve izlenimlerini Milliyet okurlarıyla paylaşıyor.

Bu yazı dizisinde ABD'nin süper güç statüsünden ‘Üçüncü Dünya'nın “köhne” gücüne mi dönüşeceği, “mali uçurum”un dünya ekonomisine yansımaları, yeni Dişişleri Bakanı John Kerry'yi bekleyen meydan okumaları, küresel eğitim liginde 17. sıraya düşüş, dinin ve tarikatların Amerikan siyasetinde ve ekonomisindeki önemini tartışılıyor. Ögütçü, kaya gazı devriminin ABD'nin 21'inci yüzyıldaki talihini değiştirip değiştirmeyeceğini, bir zamanlar beyin göçü olarak ABD'yi zenginleştiren göçmenlerin neler getirip neler götürdüklerini, Pekin-Washington rekabetini, Castro ölmeden Küba ile yakınlaşmanın gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini de anlatıyor. Obama'nın yeni döneminde Türkiye'ye nasıl yaklaşacağını da...

İlk defa Çin'in kuzeybatısında Kaşgar'daki Orta Asyalı akrabalarımızdan duymuştum “köhne” sözcüğünü... 1990'ların başında o bölgeyi ziyaret eden ilk Türk diplomatı olarak. Bizdeki çökmek üzere anlamındaki menfi tanımlama için değil de “eski” için kullanılıyordu bu sözcük.
Güç kayması hemen her alanda hissediliyor. Ekonomiden jeopolitiğe kültürden değerler sistemine finans düzenine. Dünyamız temelden evrilip değişirken tek süpergüç konumundaki ABD bu yeni güç kaymasının tam da merkezinde yer alıyor.
Bu defa hükümran gücünü kaybetme riskiyle karşı karşıya, “Dünyanın ağırlık merkezi Çin ve Hindistan'in başı çektikleri Asya-Pasifik bölgesine kayıyor” cümlesini 20 yıldır yoğun biçimde duyuyoruz.

Son dönemlerde Türkiye ile ilgili olarak “eksen kayması” diye tanımlanan tartışma da aslında bu büyük güç kaymasının bir parçası. Geçmişte kaçırılan trenlere bir yenisini eklememek için değişen dinamiklere uygun yeniden konumlanma çabasında Ankara.

Güçler dağılıyor

Ne ölçüde başarılı olduğu tartışma yaratsa da Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun Batı'nın başkentlerinin yanı sıra Sudan'dan Myanmar'a, Çin'den Avustralya'ya mekik dokumasının temel sebeplerinden birisi bu olsa gerek. Çin'in 2030'da ABD'yi geçeceği, Hindistan ve Brezilya gibi ülkelerle birlikte birinci lige çıkacağı, ABD ve Avrupa'nın, Japonya ile birlikte gerileyeceği, bunun da hem Batı hem de dünyanın kalan bölümü için derin yansımaları olacağı yaygın kanaat. Türkiye, Meksika, İran, Güney Afrika, Endonezya, Mısır gibi ülkelerin dünya ekonomisini hareketlendireceği, bu ülkelerin siyasi ağırlıklarının ciddi şekilde artacağı öngörülüyor.
2050'ye kadar uzanan öngörülerin hemen hepsinde aşağı yukarı aynı tespitler var. BRIC'lere onları yakından izleyen N-11 ülkeleri katılıyor. Sonuç olarak, ekonomik başkentler, finans merkezleri değişiyor, yeni siyasi başkentler, teknoloji merkezleri, enerji hub'ları (merkez) oluşuyor, Atlantik merkezli güç dağılıyor.

“Köhne” düzen ayrışıyor. Bretton Woods'da bu düzeni kuranlar arasında yer almayan bugünün yükselen güçleri yeni kurallar istiyorlar bu oyunun oyuncuları olarak. Uluslararası kurumların yeniden şekillenmesine, kaynakların ve pazarların paylaşılmasına kadar uzanan geniş bir menzilde sancılı bir dönüşüm yaşıyoruz.

Ülkeler, bu değişime ayak uydurabildiği ölçüde başarılı olabilecek, giderek şiddetlenen rekabet ortamında ayakta kalabilecek. Bu işin şakaya gelir tarafı yok. Şayet köklü reformları hayata geçirmeye başlamazsa bugünkü düzenin patronu ABD'nin her geçen gün Üçüncü Dünya sınıfına kayma riski oldukça yüksek.Nitekim ekonomik veriler, 2032'ye kadar ABD'nin sanayi sonrası yeni bir Üçüncü Dünya ülkesi olacağına işaret ediyor.

Şayet 2017 başına kadar iktidarda kalma ruhsatı olan Obama bu süreçte şimdiye kadar olduğundan daha yaratıcı, yenilikçi ve aktif bir ekonomik canlanma, bilim ve teknolojide ilerleme, sosyal dengesizlikleri giderme, dış politika maceralarından kaçınma politikalarını izlemezse, yoksullaşma hızlanacak.

İşte ‘3. Dünya ülkesini' tanımlayan özellikler

Her ne kadar ABD'yi önümüzdeki 20 yılda ekonomik hükümdarlık tahtından indirmesine muhakkak gözüyle bakılan Çin, 1.3 milyar nüfusuyla dünyanın en büyük ekonomisine sahip olacaksa da kişi başına GSMİH'de Amerika ile aynı düzeye ulaşması en az yarım yüzyıl alır.
Yüksek işsizlik, ekonomide fırsat eksikliği, düşük ücretler, rüşvet ve yolsuzluk, yaygın sefalet, servetin az sayıda elde yoğunlaşması, sürdürülemez kamu borcu, hükümetin uluslararası bankalar ve çokuluslu şirketlerce denetimi ve yönlendirilmesi, yetersiz kanun hakimiyeti ve geri tepen hükümet politikaları...

Bunların hepsi değişen eyaletlerde değişen derecelerde var bugünkü ABD'de. Diğer özelliklere bakarsak az gelişmişliğin ölçütü olarak yetersiz kamu sağlığı, beslenmesi ve eğitimi ile altyapının çökmesini de sayabiliriz.
Özellikle de geleceği şekillendirmede temel faktör olan eğitime çok daha yakın gözlükle bakmak gerekiyor. Amerika'da eğitim düzeyi giderek her geçen yıl düşüyor. Eğitim almış olanların çoğu da “mürekkep yalamış cahil” cinsinden. Boston, Washington, New York ve San Francisco gibi elit (ve nisbeten az kilolu) insanların barınağı olan kentleri saymayacak olursak doğu ve batı kıyıları dışında fazla pırıltı görmek zor.
Dünya eğitim başarı liginde başı Finlandiya ve Kore çekerken, onları Asya'nın dinamik ekonomileri Singapur, Japonya ve Hong Kong izliyor. ABD oldukça aşağılarda. 17. sırada. Eğitimde başarı gösteren ülkeler sadece en yüksek bütçeyi tahsis edenler, öğretmenlerine en yüksek ücreti ödeyenler değil. Ebeveynlerin ve kültürlerin eğitime verdiği önem, eğitimi ibadet gibi görmeleri bu üst ligdeki ülkelerin asıl ayırt edici özellikleri.

6 milyonluk işsizler ordusu

Gençler, Asya'da Batılı çağdaşları gibi halkla ilişkiler, golf sahalarının yönetimi, animasyon türü “hafif” okumuyorlar. Mühendislik, matematik, tip, bilişim ve yeni teknolojiler gibi geleceğin “ağır” alanlar onları daha fazla cezbediyor.

İşsizlik gerçekten de son derece derin bir yapısal sorun haline geldi ABD'de. İşgücü piyasası küreselleşme ve ABD'li inşaatçıların ucuz üretim üslerine taşınmaları ile bağlantılı olarak uzun vadeli düşüş eğilimi içinde. 2000'den bu yana aktif işgücü yüzde 7 azalarak çalışma çağındaki yetişkin nüfusun yaklaşık yüzde 58'ine geriledi. Kronik işsizlik yüzde 9 düzeylerinde. Resmi rakamlara göre, uzun vadeli (yani, 27 haftadan uzun süre) işsizlik yüzde 16.5. Bu da toplam işsizlerin yüzde 43'üne (6 milyon kişi) tekabül ediyor.

Daha da kötüsü, genç Amerikan kuşağı yeni ekonomik fırsatlardan mahrum yetişiyor. Öğrenci borçları 1 trilyon doları aştı. Çoğu için tünelin ucunda ışık da görünmüyor. 16-29 yaş arası nüfusun çalışan ya da çalışmaya istekli olanlarının oranı yüzde 48'e düştü 2011'de. Bunun, Arap Baharı'nı tetikleyen Tunus'taki durumdan çok fazla farkı yok. Bu istihdam bunalımı ne yazık ki devam edecek; zira Amerikalı genç nüfusun Çin ve Hindistan'daki işçiler ile yeni iş imkânları için rekabet etmeleri pek kolay değil.

Hanehalkı gelirine baktığımızda son 10 yılda Amerikan ailelerinin daha da yoksullaştığı görülüyor. Gerçek gelir düşüşü ile birçok Amerikalıyı 1996 düzeylerine geriledi. Yoksulluk oranı 2011'de nüfusun yuzde 15.7'si idi. Yaklaşık 48 milyon Amerikalı, yani her altı kişiden birisi yoksulluk çizgisi altında yaşıyor.

Tabii ki resmi yoksulluk sınırı dört kişilik bir aile için bize göre hala iyi bir rakam: yıllık 22.314 dolar. Yani aylık yaklaşık 1.900 dolara geliyor. Mevcut eğilimler devam ederse gelir dağılımında 2032'ye kadar Çin ve Meksika'dan farkı olmayacak, ABD'nin.
Yoksullaşmanın en önemli sebeplerinden birisi göçmen nüfusun artışı. 1970 ile 2011 arasında başka ülkelerde doğmuş Amerikalı oranı nüfusun yüzde 5'inden 13'üne çıktı. Eskiden olduğu gibi kendi ülkelerinin en girişimci, cesur ve parlak beyinleri, servetleri göçmüyor.
Silahlı saldırılar

Özellikle son yıllarda gelen göçmenlerin çoğu son derece yoksul ve az eğitimli kesimlerden. Sadece yoksul değil çatışma halindeki ülkelerden de kaçıp geliyorlar. Her yıl onbinlerce Meksikalı ve Güney Amerikalı da insan ve uyuşturucu kaçakçıları tarafından sınırdan sokuluyor. İşgücü piyasasındaki bunalımdan da en çok onlar etkileniyor.

Şiddet olayları ve çeteler de halkı bezdirmiş durumda belli bölgelerde. Neredeyse nüfusa eşdeğer sayıda silah var dolaşımda. Connecticut'taki anaokuluna yapılan son saldırı silah serbestisi politikasına hoşgörüde bardağı taşıran son damla oldu. Güçlü bir lobiye sahip silah üreticilerinin yasaklama çağrılarına kolayca teslim olmaları beklenmiyor ama güvenlik sorunu ile birlikte düşünülmesi gerekiyor silahlanmanın.
Şiddet, muazzam bir korku yaratmış vaziyette. Şiddeti durdurmanın yolunun daha fazla silahlanma olduğunu savunanlar da var.  Bir olay çıktığında öğretmenler okulda çocukları disiplin altına alamıyorlar. Velilere şikayet edildiğinde ise ya inkar ya da işbirliği yerine sözlü saldırı ile karşılaşıyorlar. Kimse şiddet olaylarında şahitlik yapmaya cesaret edemiyor. Bütçe kesintileri dolayısıyla sayısı azalan ve morali en düşük seviyelerde dolaşan polis kuvvetleri önemli ölçüde etkisizleşmiş durumda.

Gerileme emareleri
Sadece güvenlikte değil milyarlarca dolarlık yenileme ya da modernizasyon bekleyen altyapıda da ciddi sorunlar var. New York metrosunda geçtiğimiz Kasım ayındaki “Sandy” kasırgasının izlerini hâlâ görüyorsunuz.
Singapur, Şanghay, İstanbul ve Moskova metroları ile kıyaslandığında New York metrosu gerçekten de pek “köhne” görünüyor.
Jersey'de günlerce elektriksiz kalındı karanlıkta ve soğukta.
Jacksonville'den Miami'ye uçarken bindiğimiz US Airways uçağı da öyle. Her akşamından ses geliyordu. “Acaba ne zaman düşecek” korkusunu salıyordu içimize.

Miami'nin kenar mahallelerinde son 50 yıldır abluka altında yaşayan 90 mil ötedeki Küba'dan daha yoksul ve zevksiz manzaralar sınırsız zenginliğin yanı başında gözünüzü tırmalıyor.

20 bin dolara ABD'de ev

Bir zamanlar dünya otomobil devlerinin başkenti olan Detroit bugün tam bir terkedilmiş “hayalet kent” görünümünde. O bölgeden kaçarak Miami'ye geldiğini söyleyen şoförümüz Michael, kentte ev fiyatlarının çok düştüğünü, hatta 20.000 dolara bile iyi evler alındığını duyduğumu söyleyince, gülümseyerek “dalga mı geçiyorsun” dedi. Bu paranın neredeyse üst sınır olduğunu, şayet bu kadar para harcayacak olsam harika bir villa satın alınabileceğini, kentte söz etmeye değecek kimsenin kalmadığını, işsizlik dolayısıyla insanların kendisi gibi baska eyaletlere göç ettiğini, Baskan Obama'nın tüm destek çabalarına karsın kentin ayağa kalkmasının bu saatten sonra artık mümkün olmayacağını anlattı. Özel turlarla Çinliler gelip ev alıyorlarmış.

Bu kez Amerika satıyor
Tarihin cilvesi bu galiba. İşler bugün tersine dönüyor. Hatırlarsanız, Amerikalılar, 1803'de bugünün parasıyla 233 milyon dolar ödeyerek Fransızlardan 2.1 milyon km2'lik Louisiana'yı almışlardı. Ardından da 1848'de bugünkü California, Nevada, Utah, Arizona ve New Mexico eyaletleri Meksika'dan satın alındı. 1887'de ise Ruslara şimdinin 100 milyon dolarını ödeyip 1.5 milyon km2'lik Alaska'yı satın almışlardı.
Şimdi görünen o ki Körfez'den, Rusya'dan, Çin'den egemen servet fonları ABD'nin en değerli emlaklarını bir bir satın alıyorlar. Paralarıyla Amerikan Hazine bonoları satın alıp bu ülkenin borçlanma iştahını daha da artırmak yerine elle tutulur varlıklara yatırım yapıyorlar.

Bol keseden borçlanma devrine son
Malum, Amerika öksürürse hepimiz nezle oluyoruz. Bugüne kadar da dünyanın kalan bölümünün tasarruflarının üzerine yatıp gezegenin en hoyrat tüketicisi rolünü basarıyla oynadılar.

Malum, Amerika öksürürse hepimiz nezle oluyoruz. Bugüne kadar da dünyanın kalan bölümünün tasarruflarının üzerine yatıp gezegenin en hoyrat tüketicisi rolünü basarıyla oynadılar. Ama deniz tükendi; yolun sonuna yaklaşılıyor gibi. Artık eskisi gibi dünyanın kalan bölümünün sırtından yaşamaları mümkün değil. Tüketimden ziyade üretime ve bilim-teknoloji araştırmasına yatırım yapmak zorunda olduklarını biliyorlar.

Borçlar sınırı çoktan aştı
Federal hükümetin süratle büyüyen borçları 16 trilyon doları aştı. Bu, GSMH'nin neredeyse yüzde 100'u. Ayrıca, geleceğe dönük 66.6 trilyon dolarlık zimmet var, sosyal güvenlik, sağlık, emeklilik ödemeleri gibi yükümlükleri hesaba katılırsa. Federal hükümetin bu borçlar nedeniyle iflas etmesini sıradan önlemlerle geri çevirmek mümkün görünmüyor.
Vergi artışı, bütçe kesintileri ya da gerçekçi GSMH büyümesi yetersiz kalıyor. Hükümetin açık harcamalarını arttırması ve borcun Fed tarafından parasallaştırılması gibi enflasyonu körükleyen politikalar dolara değer kaybettirecek ve paranın hiper-enflasyondan çöküşüne yol açabilecek.
Şunu aklımızdan çıkarmayalım: Temelde Demokrat Parti ile Cumhuriyetçi Parti arasında çok ciddi bir farklılık yok.
Her ikisi de oldukça merkezci. Aynı özel çıkarlar, aynı şirketler. Amerikalılar, ekonominin istikrarlı olmasını, sağlam işleri olmasını, güvenlik boşluğu yaratılmamasını istiyor.

Aynı zamanda düşük vergi ödemeyi, işe yarar bir sağlık reformu olmasını da.

Önleme doğru...
Amerikan dış politikasının tartışıldığı son seçim düellosunda bile adaylar ulusal meseleleri ön planda tutmayı tercih ettiler. Dış politika pek oy getirmiyor ama seller gibi oy kaybına yol açabiliyor.
Yeniden seçilme kaygısı son bulduğu için Obama yeni dönemde daha sağlıklı ve arkasında tarihe iz bırakacak kararlara imza atabilir. Kaçınılmazdan kaçınmak için alınacak vergi artışları, döviz kontrolleri, emekli fonlarının kamulaştırılması ve benzeri geleneksel önlemlere yönelirse sadece ABD'nin Üçüncü Dünyalaşmasını hızlandıracaktır.

Konu sadece ‘mali uçurum' değil...
Hawaii'de ıslak imzası atılan anlaşma sayesinde şimdilik “mali uçurum”un kıyısından dönüldü. 400.000 dolar üzeri kazananlar için vergiler artacak ama harcama kesintileri daha iyi gecikecek. Cumhuriyetçiler, ciddi harcama kesintisi sözü almadan vergiler artmayacak amentülerine ihanet ettiler.

Herkes iki ay sonra yeniden karsımıza çıkacak olan “mali uçurum”un ABD ekonomisine vereceği zarardan kaygı duyuyor ama bu uçurumun yanı sıra ekonomik durgunluğu, hatta gerilemeyi, kamçılayacak başka küresel sorunlar da var karsımızda:
- Euro bölgesi daha iyiye gitmeyecek gibi. Ortak para alanının çöküşü, Avrupa'da himayecilik ve milliyetçiliğin yükselişini kamçılayacak. Yatırımcılar, zenginleri ülkeden kaçırmayı beceren politikalarıyla Fransa'nın kendisini zor duruma soktuğunu düşünüyorlar. Yunanistan'tan sonra İspanya, İtalya ve Fransa'nın “domino etkisi” ile devrilmesi şaşırtıcı olmayacak.

Kuzey Avrupalı bakışı
-  Aslında güçten düşmüş kuzenlerin ayrılmalarına izin vererek Euro bölgesi sorunu çözümlenebilirdi ama bunu AB siyasi eliti kabul edilemez görüyor. Ayağı yere sağlam basan Kuzey Avrupalılar daha az sorumlu komşularının kurtarılması için zorla kazanılmış paralarını sokağa atmak istemiyor. Sonuçta büyük bir iflas, bankacılığın çöküşü ve derin ekonomik durgunluk şaşırtıcı olmayacak.
-  Japonya'da sorun kazanı kaynıyor. Hükümetin borcu GSMH'nin yüzde 230'u civarında ve her yıl yüzde 10 daha artıyor. Bugüne kadar hiçbir ülke yüzde 250'nin üzerinde GSMH/borç oranından sağ salım çıkmadı. Şayet yaklaşan seçimlerden zayıf bir koalisyon çıkarsa piyasalar panik yasayabilir ve Japon hükümeti iflas bayrağını çekmek zorunda kalabilir.

BRIC'teki son durum

-  BRIC ekonomilerinde de manzara pek toz pembe görünmüyor. Dördü de hızlı büyüme yolunun sonuna erişmiş gibi. Dünyanın parasını hükümetlerini büyütmek ve kendilerini yolsuzluk hastalığına bulaştırmak suretiyle heba ettiler. Çin'in sorunları bankalarının bilançolarında saklı. Hindistan, Brezilya gibi kazandığından fazlasını harcamayacak bir hükümete gerek duyuyor. İç tüketimi kamçılayacak, sosyal huzursuzlukları giderecek ve yeşil kalkınmayı gerçekleştirecek bir yönetim.
-  Rusya'ya gelince silahlı kuvvetleri muazzam petrol ve doğal gaz gelirlerini silip süpürecek. Liderleri de Batılı bankacılık sisteminin açtığı kredileri hesaplarına geçirme ustalığını devam ettirecekler.
-  Bu bunalımların 2013'de daha da kotu hale gelmesi bizi şaşırtmamalı. Belli bir noktada hepsi birden devasa bir BRIC yol kazası olarak tüm dünya ekonomisini derinden etkileyebilir.
-  Ya İran nükleer silahlara sahip olacak 2013'de ya da İsrail onu durdurmak için savaşa gidecek. Her iki halde de dünya ekonomisi bakımından sonuç vahim. Soru, sonucun ne kadar vahim olacağı. Arap baharı neticesinde daha müreffeh, güvenli ve demokratik bir Ortadoğu için ise birkaç fırın ekmek yenilmesi gerekiyor.

Dış politikanın yeni patronu ne yapacak
Hillary Clinton'ı yakın zamanda görmüş olan bir dostum anlattı. Artık eskisi kadar saçına, kıyafetlerine ve makyajına özen göstermiyormuş. Bunu son zamanlardaki fotoğraflarından görmek mümkün.

Çok yorulmuş Dışişleri Bakanı olarak altına girdiği ağır yük nedeniyle. Dinlenmek, ailesi ile vakit geçirmek istediğini söylemiş. Belki esinin kurduğu Clinton Vakfı'nda görev alabilirmiş.

Nitekim, yılın son günlerinde hastaneye kaldırılması yeni bir siyasi açılımdan önce uzun bir nekahat devresine ihtiyaç duyduğunu gösteriyor.
Obama için Clinton ile çalışmak bir şans idi. Simdi tayin ettiği Dışişleri Bakanı da deneyim ve vasıflar bakımından yüksek kalibre birisi: John Kerry. 2004'de Demokratların başkan adayı idi. Uzun zamandır Senato Dış İlişkiler Komisyonu başkanı olarak dış politika ve güvenlik alanlarında etkin roller üstlendi. Vietnam gazisi olarak da özel sempati topluyor halk arasında. Dünya liderleriyle birebir ilişkiler kurup yönetebilmiş birisi.

Geleceğe uzaktan bakış

Kerry'nin işi Clinton'unkinden daha zor. Arap Baharı'nın Körfez'e geri dönülmez şekilde ve arkasında yangın alevleri bırakarak sıçramasını yönetmek hiç kolay olmayacak. Suriye konusunda saha kenarında oturup Libyavari bir çözüm getirme ihtimali yok. Washington sahaya inmek zorunda kalabilir bitiriş düdüğünü çalmak, Esad sonrası düzenin tasarımını yapmak için.

Irak'ta Bağdat ile Kürtler arasındaki gerilimin karakolda bitme ihtimali de yüksek. “Ne sis yansın ne kebap” stratejisi orada da sökmeyecek. Al Maliki'yi kontrolde tutmaya çalışırken Barzani'yi de kızdırmamak, yalnız bırakmamak zorunda.
Bu arada, bir zamanlar Erbil ile yakın ilişkiye girmesi, hatta Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin hamiliğini üstlenmesi için zorladığı Ankara'yı özellikle “kırmızı çizgi” olarak tanımladığı bağımsız petrol ve doğalgaz boru hatları yapımında frene basmaya teşvik etmesi de ikili politika gereğinin bir yansıması olarak görülüyor.

İran ile savaş tamtamları neredeyse son on yıldır çalınıyor. 2013'un kader yılı olacağı konusunda görüşler birleşiyor. Günbegün İran ile ilgili kırmızı çizgiye yaklaşıyoruz. 22 Ocak'taki İsrail seçimleri Netanyahu'nun siyasi kontrolünü takviye edecek gibi görünüyor. “Bir daha asla” deyisini akıllarından çıkartmayan İsraillilerin İran'ın nükleer silah yeteneği kazanmasını kabullenmeleri mümkün görünmüyor. Yaptırımların işlemeyeceği varsayılıyor. Bu durumda ya nükleer İran ile yan yana yaşayacağız ya da bu iş karakolda bitecek 2013'de İran nükleer tesislerine yönelik İsrail'in saldırı başlatması, ABD'nin de kendisini bir oldu-bitti ile savaşın içinde bulması konuşuluyor. Böyle birşey olursa ki Pentagon'da bize söylenenlere göre Obama olmaması için elinden geleni yapacaktır - ABD tarihinde görülmemiş bir batağın içinde bulabilir kendisini.

Putin'e ‘sert' çıkış!
Afganistan'dan Amerikan kuvvetlerinin çekilmesi Irak'taki kadar kolay olmayacak. Bağdat'ta otoriter bir hükümet devraldı güvenlik sorumluluğunu ABD askeriyesi çekildikten sonra. Kabil'deki rejimin uzun sure dayanması kolay olmayacak. Birinci kareye, yani Taliban yönetimine, dönüş uzak olmayan bir ihtimal 2014 sonrası.

Kremlin'e görkemli bir dönüş yapan Putin ile ilişkilerin Medvedev ile olduğundan çok daha çetin gelişeceğinin işaretleri ortada. Rusya ile ortaklığın iki tarafın menfaatleri ve egoları doğrultusunda nasıl yeniden biçimlendirileceği Kerry'nin önemli meydan okumalarından birisi olacak.
Kerry'yi en fazla uğraştıracak ülke Çin. Özellikle Politbüro'yu yenileyerek çok güçlü bir ekibi işbaşına getiren Pekin'in sadece ticaret konularında değil Doğu Asya'nın güvenliği, Ortadoğu, Orta Asya ve Afrika'daki enerji ve doğal kaynakların stratejik kontrolü, silahlanma ve benzeri konularda da ABD ile dişe-diş bir mücadele vermesi Kerry'nin uygun karşılıklar geliştirmesini zorunlu kılacak.

Bu defa Asya'da başlayıp dalga dalga yayılacak yeni bir Soğuk Savaş ihtimali hiç yabana atılmayacak cinsten. İklim değişikliği, Avrupa ile önceliği kaybeden ilişkiler, Afrika, Latin Amerika dahil “arka bahçe” ile sorunlar, siber savaş, teknoloji ve sanayi casusluğu gibi onlarca başka dış politika sorununu daha sayabiliriz.

Obama, bu nedenlerle zor bir iş için doğru zamanda doğru adamı seçmiş. Zaman zaman etnik lobilerin etkisinde kalmış olsa da Türkiye'yi ve ülkenin stratejik önemini kavramış bir lider olması bizim açımızdan da tercihe şayan bir seçim.

ABD'DE TARİKATLARIN VE DİNİN ETKİSİ DERİN
Dışarıdan bakınca pek görünmüyor ama ABD'de dinin ve tarikatların ekonomi, düşünce yaşamı ve siyasette müthiş bir etkisi var. Elinizdeki dolara bakın, üzerinde Son başkanlık seçimlerinde Obama'nın Cumhuriyetçi rakibi olan Mitt Romney daha önce Massachusetts Valisi idi. Babası da Michigan Valisi olarak görev yapmıştı. İkisi de Mormon tarikatının öncülerinden olduğunu saklamadılar. Tersine Romney seçim kampanyasında daha da öne çıkarttı dini aidiyetini.

Obama öncesinin Cumhuriyetçi başkanı George W. Bush, dış politikaya da taşımıştı bazı köktendinci yaklaşımları. Hatta 9/11 sonrası teröre karşı savaş stratejisinin temelinde İslam'a karşı “Haçlı Seferi” başlattığını söylüyordu önce ama tepki görünce geri çekti bu sözcüğü kullanımdan.

Yüzde 73'ü Hristiyan

Amerikalıların yüzde 73'ü kendilerini Hristiyan olarak tanımlıyorlar. Katolikler yüzde 25, onlardan biraz daha fazlası Protestanlar, nüfusun geri kalan bölümü ise “diğer Hristiyanlar”. Yahudilik, Budizm, İslam ve Hinduizm ise toplam yüzde 3'ün altında bir oranda temsil ediliyor 280 milyonluk Amerika'da.

“Bible Belt” denilen “İncil Kuşağı” coğrafi olarak ABD'nin güneydoğu ve güney-merkez eyaletlerini kapsayan toplumsal bakımdan muhafazakâr Evanjelik Protestan nüfusu tanımlıyor. Kiliseye gitme oranı çok yüksek bu kuşak boyunca. 17'nci yüzyıldaki sömürgecilik döneminde tamamen Anglikan kilisesinin kalesi konumunda olan ABD'nin güney eyaletleri zamanla dini canlanma hareketi sayesinde Protestanlığın kalesine dönüşmüşler.

Bu bölge, kuzeydoğudaki Protestan ve Katolik inancından, dini bakımdan çeşni gösteren Ortabatı ve Büyük Göller, Utah'daki Mormon Koridoru, güneydeki Idaho ve nispeten daha laik olan ABD'nin Batı eyaletlerinden daha farklı olarak gelişti. Vermont'ta kendisini dindar olarak tanımlamayanların oranı yüzde 34 iken “İncil Kuşağı” eyaleti sayılan Alabama'da bu oran yüzde 6 !

‘ Petro-dolar' mecra arıyor
Geleneksel olarak Katoliklerin Demokratlara, Protestanların ise Cumhuriyetçilere oy verdiği bilinir ama bu eğilim de değişiyor. Hispanik nüfusun çoğalması ile Katoliklerin çoğunluğu Obama fenomenine yöneldi. Artık oylar etnik ve dini aidiyetler dışındaki faktörlerden daha fazla etkileniyor. Din yükselen değer olmasına rağmen “hayatınızdaki en önemli şey nedir?” diye sorulan Amerikalıların sadece yüzde 8'i (2008'deki bir kamuoyu yoklamasında) “din” yanıtını vermiş. Yüzde 45 “aile”, yüzde 17 ise “para ve kariyer” demiş. Acaba bizde bu oranlar nasıl çıkardı böyle bir yoklama yapsak?

Amerika'ya, İslam, Afrikalı köleler tarafından getirilmiş ilk defa. Arap ve Doğu Asyalı Müslümanlar gelinceye kadar aslında hatırı sayılır bir İslam mevcudiyeti olmamış ABD'de. 1940'lardan sonra Malcolm X ve Muhammed Ali'nin öncülüğünü yaptıkları “İslam Ulusu” hareketi ile yüksek profil kazanmaya başlamış Müslümanlar bu ülkede. Kongre'ye ilk Müslüman üyenin (Keith Ellison) seçilmesi için de 2006'ya kadar beklemek gerekmiş.
2001'deki İkiz Kuleler'e saldırı bu ülkede Müslümanlara bakışı çok olumsuz şekilde etkiledi. Birçok Müslüman aile çocuklarına Amerika dışında gelecek arayışı içinde. Körfez'den akan petro-dolarlar da kendilerine başka mecra arıyorlar ABD'ye güvenmedikleri için.

‘ KAYA GAZI DEVRİMİ' AMERİKA'YI UÇURUR ? MU
ABD, beklenmedik şekilde dünyadaki yeni enerji devriminin önderliğine soyundu. Hem kaya gazı, hem konvansiyonel olmayan petrol, hem yenilenebilir enerji alanlarında dengeleri kökünden sarsıyor.

Son 10 yılda parçalama ve üç boyutlu yatay delme teknolojilerini geliştirerek kayaların arasında sıkışıp kalmış doğalgazı yer üstüne çıkartmayı başardı Amerikalılar. Teksas, Louisiana, Kuzey Dakota, Pensilvanya, Ohio, New York ve başka birçok yerde zengin kaya gazı rezervleri sayesinde arama-üretim çalışmaları hızlanıyor.

Konvansiyonel olmayan petrol ve kayagazı üretimine ağırlık verilmesiyle, bugün ABD'de doğalgaz, Avrupa'dan 5 kat, Japonya'dan 8 kat daha ucuza satılıyor. 21'inci yüzyılın yeni rekabet ortamında yeni tür petrol ve gaza sahip ülkelerin imtiyazlı konuma ulaşması bekleniyor.
Kimi hesaplara göre, ABD'de en az 200 yıllık gereksinimi sağlamaya yetecek kaya gazı bulunduğu ortaya çıktı. Halihazırda yüzde 87 civarında olan enerjide kendi kendine yeterlilik bu gidişle yüzde 100'ü bulacak birkaç yıl içinde. Böyle giderse ABD doğalgaz üretiminde Rusya'yı, petrolde de Suudi Arabistan'ı geçip önümüzdeki on yılda dünyanın en büyük enerji üreticisi koltuğuna oturacak.
Panama Kanalı genişliyor

Enerji ithaline bağımlılığın azalması jeopolitik çekişmelerde elini daha rahat oynamasına imkân verecek. Özellikle de Ortadoğu bataklığında kaynak ve zaman kaybetmektense stratejik menfaatlerinin daha güçlü olduğu Pasifik havzasına yönelerek Çin'in hamlelerine daha etkin karşılık verebilecek.

2015'te Panama Kanalı'nın genişletilmesinin tamamlanmasıyla da hem ihracat önündeki coğrafi engellerden birisi aşılmış olacak, hem de Asya ile ABD arasındaki ticaret güzergâhları değişecek. ABD Körfez eyaletlerinden Mississippi nehri üzerinden taşınacak tarımsal ürünler de Asya pazarlarına bu sayede ulaşma imkânı bulacak.

Bu gelişme tabii ki halihazırda dünyanın “doğal gaz süpergücü” olan Rusya için kötü haber. Gaz ihracında halen en büyük pazarı Avrupa, ondan sonra Türkiye geliyor. Rusya'nın rezervlerinin önemli bölümü Sibirya'da ve ihracatını Avrupa'nın en batı ucundaki ülkelere ulaştırmak zorunda. Gaz ve petrol çıkartma teknolojisi “köhne”. Boru hatları modernizasyona ihtiyaç duyuyor. Fiyatları yüksek. Şayet ABD, rekabet edebilir fiyatlarda Avrupa'ya doğal gaz ihraç etmeye baslarsa oyun kökten değişecek gibi görünüyor.

Rekabet üstünlüğü

Dahası, kaya gazının (Japonya'da 17 dolar civarında iken) 3 doların altında fiyatlanması Amerikan sanayiine beklenmedik bir rekabet üstünlüğü de sağlayabilir. ABD'de enerji ucuzlayınca, daha önce Çin ve benzeri ucuz üretim üslerine kaçmış olan büyük petro-kimya ve demir-çelik tesisleri, yatırım için tekrar Amerika'yı tercih ediyorlar.

Hesaplı ve temiz enerji sayesinde Amerikan imalat sanayinin silkinmesi, yeni istihdam imkânları açılması, uluslararası rekabet gücünün zirve yapması, sonuç olarak da ABD'nin bir numaralı küresel ekonomik gücü konumunu sürdürmesi mümkün olabilir.
‘Siyahi ve Hispanik oyların önemi artarsa İsrail zorlanır'
Yahudiler nüfus bakımından ABD'de küçük bir azınlık olsalar da (yüzde 1.2) yasama ve yürütme organlarında, finansta, medyada, üniversitelerde, bilim ve teknoloji, sanat ve müzik dünyasında en etkin grup. Hatta öylesine etkinler ki, artan sayıda Amerikalı kendi menfaatlerinin özellikle İsrail bağlantılı Yahudi menfaatlerine feda edildiğini düşünmeye başladılar.

Amerika'nın aklı başında Yahudi liderleri bu ülkenin özgürlük ve demokrasi değerleri ile çatışacak şekilde İsrail'in gelecek vizyonunu empoze etmeye çalıştıkça zayıfladıklarının farkındalar. Konuştuğumuz Anti-Defamation League ve American Jewish Committee gibi etkili Yahudi grupların yöneticileri, Amerikan kamuoyundaki gözü kapalı İsrail'e destek çabasının geri teptiğini görüyorlar.

Amerikan tarzı laiklik
Gerçi İsrail devletine destek her iki partide de hâlâ çok güçlü, ama aralarındaki aşırılar temizlenmez ve İsrail Hükümeti adil bir çizgiye çekilmezse, bu desteğin ilanihaye sürmeyeceği de âşikar. Uzun vadede kırılgan İsrail'i daha da yalnız kalmaya sürükleyebilir.
Türkiye'de de görev yapmış bir Amerikan Büyükelçisine, “ABD'nin Ortadoğu politikasında en önemli mülahaza nedir?” diye sorunca düşünmeksizin “petrol” diyeceğini sanmıştım. Anında “İsrail'in güvenliği” diye yanıt verdi. Ve devam etti: “Şayet birgün Başkanlık ve Kongre seçimlerinde Hispanik ya da siyahi oylar (daha doğrusu nüfuzu) daha önemli hale gelirse işte o zaman İsrail'in işi çok zorlaşacak. Zira ABD menfaatlerinin üzerine çıkıyor bugün İsrail'in menfaatlerini ve güvenlik kaygılarını Washington'dan kollamak. Obama bile yeniden seçilebilmek için dümen kırmak zorunda kaldı.”
İçerideki dini yoğunlaşma Amerikan tarzı bir laiklik anlayışını gündeme getiriyor dünyanın başka köşelerinde de. Bu amaçla ve özellikle de Hristiyan azınlıkları korumak amacıyla Dışişleri Bakanlığı üzerinden etkin bir kampanya yürütülüyor. Nitekim, Çin, Mısır, Afrika, Suriye ve Irak'taki kaygı verici duruma dikkat çekiliyor sürekli insan hakları raporlarında. Ülkemizdeki Patrikhane ile ilgili konuya ilgi de bu çerçevede değerlendirilebilir.

Çin dünyanın ekonomik ‘mesih'i mi, yoksa ‘kâğıttan kaplan' mı?
Çin eskisi gibi sessiz ve derinden değil, artık açıktan Washington'un hemen her sahada en güçlü rakibi haline geliyor.
Şayet “oyun değiştirici” bir gelişme olmazsa (sözgelimi, Çin'de iç isyan, doğal felaket, komşularla savaş ya da ABD'yi yeniden uçuracak bir teknolojik buluş, ucuz enerji gibi) 2030'dan sonra dünyanın en büyük ekonomisi tahtına Pekin'in oturması bekleniyor.
Askeri olarak görünür gelecekte ABD ile aşık atması zor, ama derin su donanması ve hava gücü oluşturmada Çin Halk Kurtuluş Ordusu sıkı çalışıyor. Uzay programları NASA ile boy ölçülebilir düzeye ulaşıyor.
Aslında tarih tekerrür ediyor bir anlamda. Dünyanın ekonomik ağırlık merkezi son üç bin yıldır birkaç kez değişti. Şimdi de tam yeni bir değişim sürecinin başındayız.

Önceleri Mısır, Yunan ve Roma medeniyetlerinin deniz ticareti sayesinde müreffeh ekonomiler kurdukları Akdeniz havzasıydı. Daha sonra, uluslararası ticaret ve yatırımlar Çin, Hindistan ve Ortadoğu'yu o zamanki dünyanın 19'uncu yüzyıla kadarki en önemli servet ve güç merkezi yaptı. 1492'de yeni kıtanın keşfinden sonra İngiltere, Hollanda, İspanya ve Portekiz gibi büyük tüccar ulusların yükselişiyle Atlantik yeni merkez oldu. Derken, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ABD öncülüğünde dünyanın ekseni Pasifik'e doğru kaymaya başladı.
Ve şimdi kartlar yeniden karılıyor. Bu defa iki yüzyıl sonra Çin yeniden uluslararası eksenin tam merkezine oturmak üzere. Yeni küresel sistem, aynen 1944'te yaşanıldığı gibi, uluslararası ticaret ve yatırımı kolaylaştıracak, uzun vadeli planlamaya imkân verecek yeterli istikrarı ve ekonomik büyüme ile kalkınmaya imkân sağlayacak yeni ve esnek bir model arayışı içinde. Asıl mesele, oyunun kurallarının nasıl ve kimler tarafından yeniden yazılacağında düğümleniyor...

3 trilyon $ biriktirdi
Şayet yakın zamanda Washington'un Ronald Reagan ve Pekin'in Capital havaalanlarına indiyseniz fazla söze gerek kalmadan hangi ülkenin 20'nci, hangisinin 21'inci yüzyıl gücü olduğunu hemen anlıyorsunuz.

Çin son 30 yıllık süratli kalkınması ile ona hepimizin bakışını radikal şekilde değiştirmeyi başardı. Kimimiz dünyanın başına “sarı felaket” geleceğinden kaygı duyuyoruz. Kimimiz ise uzunca bir zamandır istikrarlı ve süratli şekilde büyüyen, uzaya insanlı araç gönderebilen, ucuz üretim üssü olmaktan çıkıp süratle teknolojik ilerleme sınırları zorlamaya başlayan bu ülkeyi dünyanın yeni “ekonomik süpergücü” olarak gorüyoruz.

Yaşadığımız kriz ortamında onun “ekonomik mesih” olabileceğinden umutlu olanlar var. Sadece bizler değil, yirminci yüzyılın süpergücü ABD bile tuzu kuru Çin'e gözünü dikmiş, oradan taze fonlar ve çare bekliyor. Cari işlemler ve ticaret fazlası sayesinde döviz kasasında 3 trilyon dolar biriktirmiş olan Çin'in önümüzdeki dönem için alacağı kararlar tüm başkentleri ve ekonomileri temelden etkileme potansiyeline sahip. Çin tarzı yönetim de, otoriter eğilimli ülkelere cazip geliyor.

Uluslararası sistemde yaşanmakta olan bu güç kayması Çin'de genç kuşak liderlerin iktidara yürüdüğü bir dönemde meydana geliyor. Çinli gençler, binlerce yıllık medeniyetin imbiğinden süzülmüş, sessiz derinden ve düşük profilli çalışma anlayışına pek aşina değil.

‘ Bencil' tek çocuklar!
“Tek çocuk” politikası nedeniyle bencil, kendisini dünyanın merkezi gören ve dış dünyanın bakış açılarına büyük ölçüde duyarsız, elindeki gücü hemen kullanma heveslisi bir gençlik var önümüzde. Bu düşünce yapısının Çin'de iç sorunlarla boğuşmaya, komşularla ve diğer güçlerle jeopolitik mücadeleye fazla olumlu katkısı olmayacağı, tam tersine gerilimleri tırmandıracağı ortada. Öte yandan, Çin'in “kâğıttan kaplan” olduğunu, istatistiklerinin abartıldığını, önümüzdeki 10 yıl icinde hem bölgesel dengesizlik, hem varsıl-yoksul uçurumunun artacak olması, hem komşularıyla ihtilaflar, hem de ülke içi etnik/dini başkaldırıların yaygınlaşması nedeniyle ciddi bir istikrarsızlığa sürükleneceğini söyleyenler de az değil.

Pentagon'a tırpan
Amerika'yı süpergüç yapan ve bu statüsünü sürdürmeyi sağlayan unsurların başında dünyanın her yerine erişme ve her koşul altında askeri müdahalede bulunma kabiliyetine sahip olması geliyor. Bu gidişle sadece ekonomide değil askeri konumunda da hatırı sayılır bir güç aşınmasına tanık olacağız önümüzdeki dönemde.

2013 bütçesinde yaklaşık 55 milyar dolarlık bir kesintiye uğradı Pentagon. Bunun 16 milyar doları tedarik, 8 milyar doları araştırma ve geliştirme programları, 27 milyar doları da Amerikan ordusunun günlük operasyonlarından tırpanlanacak. Artık yeni dış askeri müdahale çağrılarına kulağını tıkamak zorunda. İrade olsa bile kaynak bulamayacaklar.
Asya'nın gerisinde
Savunma firmaları bu kesintiler nedeniyle ciddi tehdit altındalar. Lockheed Martin'in geliştirdiği F-35 avcı uçağı, Boeing ve Textron'un V-22 tiltrotor uçakları, nükleer denizaltılar, Sikorsky helikopterleri hiç göz kırpmadan kurban verilecek.
Askeri sanayi her bütçe yılı yeni kesintileri getiren Batı pazarları dışında alıcılar arıyor. Maliyet azaltıcı önlemler, şirket birleşmeleri ve Çin ile Rusya gibi rakiplerini geride bırakacak yeni stratejik hamleler peşindeler. Önümüzdeki dönemde siparişlerin daha da azalmasının önüne geçmek için suni bölgesel çatışmaların körükleneceği iddiasında bulunanlara da rastlanıyor.
Her ne kadar Pentagon'un bütçesi geçen yıl 612 milyar dolara (Federal bütçenin yüzde 20'si) çekilmişse de hâlâ kendisinden sonraki 13 ülkenin askeri harcamalarının toplamına eşdeğer bir rakama hükmediyor. Buna karşılık, Avrupa ülkeleri savunma bütçesinde son birkaç yüzyıldır ilk defa Asya askeri harcamalarının epey gerisinde kaldı.
TEK BİR ÇİN YOK

Aslında tek bir Çin yok; söylenenlerin hepsinde bir nebze gerçek payı var. Unutulmaması gereken şu: Çin'in 5 bin yıldır aynı topraklar üzerinde kesintisiz süregelen medeniyet genleri, etnik ve dini bakımdan önemli ölçüde homojen olması, dünyada giderek daha iyi eğitilen her beş kişiden birisine evsahipliği yapması, teknoloji liginde üst sıralara tırmanması, süratle geliştirdiği ekonomik, diplomatik ve askeri kasları onu 21'inci yüzyılın en önemli gücü yapacak.

Pekin'de konuştuğumuz bir düşünce kuruluşu başkanı, Washington'un tüm barışçı girişim çabalarına karşın, perde gerisinde yapmaya çalıştığının Hindistan, Japonya, Kore, Tayvan ve ASEAN ülkeleri üzerinden Çin'i çevrelemek ve önünü kesmek olduğu düşüncesini dile getirdi. Milliyetçiliğin yükseldiği Çin'de, tıpkı İran'da olduğu gibi, ABD'ye bir hayranlık olmakla birlikte bu ülkenin Çin'e karşı hasmane tutum izlediğini ifade edenlerin sayısı ihmal edilemeyecek kadar fazla. Şayet ileride ABD ve Çin'den oluşacak G-2 doğacaksa bu güven bunalımının aşılması ilk adım olmalı.

Amerikalılar, küresel bir güç olmanın gereği olarak, Türkiye'ye genellikle “realpolitik” ve güvenlik menfaatleri penceresinden bakmışlardır. Sık sık dile getirilen ortak değerler söylemi bu çerçeveye oturduğu ölçüde önemlidir Washington için. Çok değerli bir gayrimenkul üzerinde oturduğumuzu belki de bizden bile iyi bilir stratejistleri.

Onun için Rusya , Ortadoğu , Doğu Akdeniz ve Orta Asya masalarına bakan diplomatları mutlaka Türkiye masasını da denklemlere katarlar. Kimi senaryolarında Ankara başrol kimisinde ise yardımcı oyuncu olarak değerlendirilir.

İ lişkilerin geçmişi Osmanlı dönemine kadar dayandırılabilse de, asıl İkinci Dünya Savaşı sonrasında şekillendi. 5 Nisan 1946'da Türkiye'nin Washington Büyükelçisi Münir Ertegün'ün cenazesini ABD'nin ünlü Missouri zırhlısının İstanbul 'da getirmesi iki ülke arasındakı yakınlaşmanın başlangıcı.  

Stalin'in Türkiye'ye yönelik tehditleri nedeniyle Türkiye ABD liderliğindeki Batı bloğuna yakınlaşınca “ Soğuk Savaş ” dönemini “ NATO 'nun sadık müttefiki”, “Sovyetler'e karşı uç karakol” gibi bugün fazla gurur vermeyen söylemler belirledi.

Türkiye yerini koruyor
Glasnost ile Sovyet blokunun çökmesi başlarda bir varoluşsal bunalıma neden olduysa da sonrasında bölgemizdeki gelişmeler ve Türkiye'nin “bölgesel güç” rolüne soyunması Türkiye'nin ABD için jeopolitik önemini yeni dünya düzeninde de koruduğunu gösterdi.
Son yıllarda ikili ilişkilerde yaşanan bazı sorunlar yüksek düzeylerde Amerikan karşıtlığı yarattı. Süleymaniye 'de Türk askerlerine “ çuval geçirilmesi” olayı, Washington kaynaklı olduğu düşünülen “ılımlı İslam ” ve “özgür Kürdistan ” tartışmaları da iki ülke ilişkilerine zarar verdi.
Erdoğan ile uyumlu bir ortaklık geliştiren Obama'nın yönetiminde gerilimler zaman zaman arttı. Artık hem siyaseti hem de Washington'ı daha iyi bilen Obama'nın ikinci döneminde model ortaklık zemininin çeşitlendirilmeye devam edilmesi, bazı alanlarda derinleştirilmesi ilişkileri ileri götürmek bakımından gerekli görülüyor.
Stratejik ortaklık...
Rusya, Suriye , İran , Irak ve İsrail ile ilişkilerin önümüzdeki dönemde, yine de Washington'un beklentileri ve Ankara'nın olası dirençleri nedeniyle, önemli risk maddeleri olarak öne çıkması beklenebilir. Özellikle Ankara'nın yeni dünya ve bölgesel düzende oyun kurucu olma arzusu, daha özerk hareket etme eğilimi Washington'da son 10 yılda palazlanan “Türkiye Uzmanları”na epey malzeme ve kazanç imkânı sağladı. Artık sadece güvenlik ve dış politika değil, yatırım ve ticaret menfaatleri de önem kazanıyor.
Belki de iki ülke, şayet menfaat çatışmasına yol açan bazı kaçınılmaz gerilimleri iyi yönetirse, enerjiden güvenliğe, ticaretten yatırımlara gerçek anlamda “stratejik ortaklık” önümüzdeki 10 yıla damgasını vurabilir. Bu çaba, Ankara'nın “köhne” güçler ile “yeni” güçler arasındaki dengeyi akıllıca ve karşılıklı menfaatlere hizmet edecek şekilde kurmayı ihmal etmesini gerektirmiyor.

Miami'de 60 bin Türk ev satın aldı
Avrupa 'da kışı yaşarken Florida'da tişörtle dolaşmak, yüzmek büyük bir zevk. En uç noktası Key West'ten 90 deniz mili ötedeki Küba'ya bakarken insan sormadan edemiyor: “ Amerika 'ya hem bu kadar yakın hem de bu kadar uzak başka bir ülke var mı?” diye.
Yarım yüzyıl geçti ABD'nin başarısızlıkla sonuçlanan Nisan 1961'deki Domuzlar Körfezi askeri işgalinin ve taa o zamanlar empoze ettiği katı ticaret ambargosunun üzerinden.

Amaç, o zamanki başkan Osvaldo Torrado'nun solcu hükümetini devirmek ve “arka bahçe”yi düzene sokmaktı. Guatemala üzerinden başlatılan operasyon 3 gün içinde başbakan Fidel Castro 'nun komutasındaki Küba silahlı kuvvetlerince yenilgiye uğratılmıştı. Amerika'yı utandıran ve husumeti kemikleştiren bu olay neticesinde Castro sosyalizme yönelmiş, Sovyetler Birliği ile bağlarını güçlendirmişti. Ve izleyen yıl bizim de içinde olduğumuz Küba füze bunalımı patlak vermişti.

Aradan bunca zaman ve kuşaklar geçmesine rağmen ABD ne Küba'yı ne de onun liderleri Fidel ve Raul Castro 'yu dize getirmeyi başarabildi. Efsane oldular. Küba hâlâ 1950'lerde yaşıyor. Ne gönendi ne de çöktü. Hatta “Fidel ölmeden bir Küba'yı görsek” turizmcilerin popüler sloganı haline geldi.

Not artışı sonrası...
Fidel'den sonra da çok köklü ve ani değişim bekleyenler yanılıyorlar. Temkinli şekilde son iki yıldır yüzbinlerce küçük özel işletmeye yasal çalışma izni verildi. 2009'da Obama sınırlı ölçüde Kübalı Amerikalılara para transferi ve seyahat serbestisi de tanıdı. Bu adımları daha da ileri götürmesi bekleniyor yeni dönemde. Ancak ülkedeki Küba kökenli göçmen siyasiler ve işadamları en sert muhalifleri arasında. Küba'nın Amerika'ya değil otoriter Çin kalkınma modeline yüzünü çevireceğini ileri sürüyorlar.
Jacksonville'de Amerikalı yatırımcılar ile üç gün süren görüşmelerimizde Türkiye'nin yatırım derecesinin (not) artırılması sonrasında yeni sermaye akımları için beklentileri ele aldık. Risklerin arttığı ve geri dönüş oranlarının azaldığı bir dönemde Türkiye hem özel hem de kurumsal yatırımcılara çok cazip görünüyor ama büyük hacimli sermaye hazmetme kapasitesi ve milyar dolar üzerinde projenin/alımların yeterince olmaması en önemli kaygılar arasında.

Görüşmelerden sonra soluğu bir saat uçuş mesafesindeki Miami'de aldık. Ve uçaktan iner inmez ilk durak, en sevdiğim otellerin başında gelen The Biltmore'daki Fontano restoranında şampanyalı portakal suyu eşliğinde “Bruschetta Eggs” formüllü kahvaltı idi. Ardından, oğlum Halil Can ile “Küçük Havana ”, South Beach, milyoner yıldızların yaşadığı “Star Island”, 1923-1943 arasında inşa edilmiş olan “ Art Deco District” gibi bu 413 bin nüfuslu kentte ziyaret edilecek yerleri tavaf ettik.

Parayla diploma verenler
Asıl hedefimiz Miami'den arabayla yaklaşık beş saat çeken Key West. Florida'nin her köşesinde beklenmedik yerlerde Türkler karşınıza çıkıyor. Kimisi okumaya gelmiş kimisi elverişli konut kredileri sayesinde emlak yatırımı yapmış kimisi de işgücü piyasasında. 2001'den bu yana sadece Miami'de yaklaşık 60 bin Türkün ev sahibi olduğu belirtiliyor. Bugün orta gelirli aileler de para yatırıyorlar. Zira yüzde 20 peşinatla Miami'de ev alabiliyorsunuz, sizden sadece pasaport fotokopinizi ve yıllık kazancınızın belgesini istiyor Amerikalı bankalar. 30 yıllık finansman modeli seçildiği taktirde, aylık taksit miktarı için evin kira getirisinin yeterli olduğu belirtiliyor.

‘Türkler'in en fazla ilgi gösterdiği bölge olan ve Okyanus'un paralelinde uzanan Oceanview Caddesi'nde metrekare fiyatları 5 bin dolar ile 13 bin dolar arasında değişebiliyor. Bazı daha az gözde yerlerde ise metrekaresi 600 dolara konut alabiliyorsunuz. Onlarca üniversite var ama çoğu para karşılığı diploma dağıtıyor. Hatta öğrencilerin ders arası sörf yapmaya plaja indikleri bile söyleniyor.

Son söz: Bu dizide şimdiye kadar yazılıp çizilenlerin dışında biraz “şeytanın avukatlığı” tarzı bir ABD manzarası ve gelecek vizyonu sunmaya çalıştık. Amacımız, ABD ile ilgili karamsarlık dalgaları yaymaktan ziyade giderek belirginleşen, Amerika içinde de kaygı yaratan, hepimizi değişik ölçülerde etkileyecek olan gerilemelere dikkat çekmek ve ikinci döneminde Obama'yı bekleyen bu zorlu meydan okumaları kalın çizgilerle ortaya koymaktı.

Nereden bakılırsa bakılsın, yaşamakta olduğu sorunlar ne kadar ağır olursa olsun ABD hâlâ dünyanın en önemli gücü. Bu konumunu da kolay kolay bırakmayacağı aşikar. Özellikle teknoloji , imalat sanayi ve enerji alanlarında yeni devrimler gerçekleşirse, siyasi yelpazede içe kapanmayı ve himayeciliği savunanlara iltifat etmeyip küreselleşme sürecinin öncü ve oyun kurucu aktörü olmaya devam ederse ve uluslararası güvenlik ve kalkınma hedeflerinden sapmazsa ABD yegane süper güç konumunu önümüzdeki on yıllarda da sürdürebilir.

Bu süreçte bundan böyle en önemli ortağının terazinin öbür kefesinde oturan Çin olacağı görülüyor. Avrupa ve Japonya 'nın önemi tedricen azalacak gibi. Zaten bu nedenledir ki Obama yönetimi dikkatinin önemli bir bölümünü Asya- Pasifik 'te oyun kurmaya, etkinlik arttırmaya ayırmaya kararlı.

Ortadoğu, Körfez, Doğu Akdeniz ve Avrasya 'da güçlü bir bölgesel ortak olarak Türkiye ABD acısından kritik önemde. Ancak hem bölgedeki güç dengelerini, hassasiyetleri, hem ABD'nin yaşamakta olduğu değişimi hem de dünyanın geri kalanındaki güç kaymalarını iyi okumamız, aşırı zafiyet ve aşırı güç gösterisi arasında salınmadan sağlam bir siyasi, güvenlik ve ekonomik stratejisi icra etmemiz zorunlu. Aksi takdirde, tıpkı Sovyetler'in çöküşü sonrasındaki dönemde yaşanılan ve balon köpüğü gibi sönen umutlarımızla baş başa kalabiliriz.