27 Nisan 2007 e-muhtıra

Basın Açıklaması : 27 NİSAN 2007

Türkiye Cumhuriyeti devletinin, başta laiklik olmak üzere, temel değerlerini aşındırmak için bitmez tükenmez bir çaba içinde olan bir kısım çevrelerin, bu gayretlerini son dönemde artırdıkları müşahede edilmektedir. Uygun ortamlarda ilgili makamların, sürekli dikkatine sunulmakta olan bu faaliyetler; temel değerlerin sorgulanarak yeniden tanımlanması isteklerinden, devletimizin bağımsızlığı ile ulusumuzun birlik ve beraberliğinin simgesi olan milli bayramlarımıza alternatif kutlamalar tertip etmeye kadar değişen geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır.

Bu faaliyetlere girişenler, halkımızın kutsal dini duygularını istismar etmekten çekinmemekte, devlete açık bir meydan okumaya dönüşen bu çabaları din kisvesi arkasına saklayarak, asıl amaçlarını gizlemeye çalışmaktadırlar. Özellikle kadınların ve küçük çocukların bu tür faaliyetlerde ön plana çıkarılması, ülkemizin birlik ve bütünlüğüne karşı yürütülen yıkıcı ve bölücü eylemlerle şaşırtıcı bir benzerlik taşımaktadır.

Bu faaliyetlere girişenler, halkımızın kutsal dini duygularını istismar etmekten çekinmemekte, devlete açık bir meydan okumaya dönüşen bu
çabaları din kisvesi arkasına saklayarak, asıl amaçlarını gizlemeye çalışmaktadırlar. Özellikle kadınların ve küçük çocukların bu tür faaliyetlerde ön plana çıkarılması, ülkemizin birlik ve bütünlüğüne karşı yürütülen yıkıcı ve bölücü eylemlerle şaşırtıcı bir benzerlik taşımaktadır.

Bu bağlamda;
Ankara'da 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlamaları ile aynı günde Kur'an okuma yarışması tertiplenmiş, ancak duyarlı medya ve kamuoyu baskıları sonucu bu faaliyet iptal edilmiştir.

22 Nisan 2007 tarihinde Şanlıurfa'da; Mardin, Gaziantep ve Diyarbakır illerinden gelen bazı grupların da katılımı ile, o saatte yataklarında olması gereken ve yaşları ile uygun olmayan çağ dışı kıyafetler giydirilmiş küçük kız çocuklarından oluşan bir koroya ilahiler okutulmuş, bu sırada Atatürk resimleri ve Türk bayraklarının indirilmesine teşebbüs edilerek geceyi tertipleyenlerin gerçek amaç ve niyetleri açıkça ortaya konulmuştur.

Ayrıca, Ankara'nın Altındağ ilçesinde “Kutlu Doğum Şöleni” için ilçede bulunan tüm okul müdürlerine katılım emri verildiği, Denizli'de İl Müftülüğü ile bir siyasi partinin ortaklaşa düzenlediği etkinlikte ilköğretim okulu öğrencilerinin başları kapalı olarak ilahiler söylediği, Denizli'nin Tavas ilçesine bağlı Nikfer beldesinde dört cami bulunmasına rağmen, Atatürk İlköğretim Okulunda kadınlara yönelik vaaz ve dini söyleşi yapıldığı yolunda haberler de kaygıyla izlenmiştir.

Okullarda kutlanacak etkinlikler, Milli Eğitim Bakanlığı'nın ilgili yönergelerinde belirtilmiştir. Ancak, bu tür kutlamaların yönerge dışı talimatlarla yerine getirildiği tespit edilmiş ve Genelkurmay Başkanlığınca yetkili kurumlar bilgilendirilmesine rağmen herhangi bir önleyici tedbir alınmadığı gözlenmiştir.

Anılan faaliyetlerin önemli bir kısmının bu tür olaylara müdahale etmesi ve engel olması gereken mülki makamların müsaadesi ile ve bilgisi dahilinde yapılmış olması meseleyi daha da vahim hale getirmektedir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Cumhuriyet karşıtı olan ve devletimizin temel niteliklerini aşındırmaktan başka amaç taşımayan bu irticai anlayış, son günlerdeki bazı gelişmeler ve söylemlerden de cesaret almakta ve faaliyetlerinin kapsamını genişletmektedir.

Bölgemizdeki gelişmeler, din ile oynamanın ve inancın siyasi bir söyleme ve amaca alet edilmesinin yol açabileceği felaketlerin ibret alınması gereken örnekleri ile doludur. Kutsal bir inancın üzerine yüklenmeye çalışılan siyasi bir söylem veya ideolojinin inancı ortadan kaldırarak, başka bir şeye dönüştüğü, ülkemizde ve ülke dışında görülebilmektedir. Malatya'da ortaya çıkan olayın bunun çarpıcı bir örneği olduğu ifade edilebilir. Türkiye Cumhuriyeti devletinin çağdaş bir demokrasi olarak, huzur ve istikrar içinde yaşamasının tek şartının, devletin Anayasamızda belirlenmiş olan temel niteliklerine sahip çıkmaktan geçtiği şüphesizdir.

Bu tür davranış ve uygulamaların, Sn. Genelkurmay Başkanı'nın 12 Nisan 2007 tarihinde yaptığı basın toplantısında ifade ettiği “Cumhuriyet rejimine sözde değil özde bağlı olmak ve bunu davranışlarına yansıtmak” ilkesi ile tamamen çeliştiği ve Anayasanın temel nitelikleri ile hükümlerini ihlal ettiği açık bir gerçektir.

Son günlerde, Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde öne çıkan sorun, laikliğin tartışılması konusuna odaklanmış durumdadır. Bu durum, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından endişe ile izlenmektedir. Unutulmamalıdır ki, Türk Silahlı Kuvvetleri bu tartışmalarda taraftır ve laikliğin kesin savunucusudur. Ayrıca, Türk Silahlı Kuvvetleri yapılmakta olan tartışmaların ve olumsuz yöndeki yorumların kesin olarak karşısındadır, gerektiğinde tavrını ve davranışlarını açık ve net bir şekilde ortaya koyacaktır. Bundan kimsenin şüphesinin olmaması gerekir.

Özetle, Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk'ün, “Ne mutlu Türküm diyene!” anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti'nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır.

Türk Silahlı Kuvvetleri, bu niteliklerin korunması için kendisine kanunlarla verilmiş olan açık görevleri eksiksiz yerine getirme konusundaki sarsılmaz kararlılığını muhafaza etmektedir ve bu kararlılığa olan bağlılığı ile inancı kesindir.
Kamuoyuna saygı ile duyurulur.
Alıntı: Genel Kurmay http://www.tsk.mil.tr/10_ARSIV/10_1_Basın_Yayin_Faaliyetleri/10_1_Basın_Aciklamalari/2007/BA_08.html

Çağdas Hukukçular Derneği Genel Merkezi (28 Nisan 2007) Genel Merkez Basın Açıklaması:
KİM, KİMİ, NEYDEN KORUMAYA TALİPTİR ?

27 Nisan 2007 tarihli Genel Kurmay Başkanlığı "basın açıklaması", en basit hukuksal tanımı ile TCK 311. maddesinde düzenlenen " Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin görevlerini kısmen veya tamamen yapmasını engellemeye teşebbüs" olarak değerlendirilmelidir

Eğer bu müdahale beklendiği veya korkulduğu gibi, cumhurbaşkanlığı seçiminin yapılamaması ve parlamentonun "erken seçime zorlanmak" suretiyle feshine yol açacaksa, teşebbüs aşamasında kalmayıp "askeri hükümet darbesi" niteliğine bürünür ve burada TCK 309. maddesi ile düzenlenen *"Anayasanın öngördüğü düzenin ortadan kaldırılması"* suçunun tamamlanmış hali mevcuttur. Trajik bir karşılaştıma ile, TBMM'ni zor tehdidi ile tasfiye etmeye çalışmakta veya cumhurbaşkanlığı seçimini engellemekte anayasal rejim açısından hiçbir sakınca görmeyen Genel Kurmay Başkanlığı'nın, açıklama için "borsa etkilenmesin" diye geceyarısını beklemesi; banka ve sigorta şirketi sahibi bir ordunun sorumluluklarının ve sermaye ile ilişkisinin tezahürü olsa gerektir.

TBMM'nin ülkenin siyasal yaşamındaki ağırlığının, borsaya kıyasla, ölçülmesi imkânını yaratan ortamın; "seçim barajları, delege ağalığı, lider diktaları" nedeniyle, temsil yeteneğini çoktan kaybetmiş parlamentonun bizzat kendi tercihi olduğu akılda tutulmalıdır.

Muhtıra kime verilmiştir ?

AKP iktidarını, Cumhurbaşkanı adayını veya Anayasa Mahkemesi hâkimlerini muhtıranın tek muhatabı olarak görmek yetersiz bir yaklaşımdır. Bu tehdit esas olarak ve her zaman olduğu gibi bu kere de siyasal ve toplumsal muhalefete yöneltilmiştir.

* Silahlı Kuvvetler "Laikliğimizi" mi korumaya karar vermiştir ?

Bizi, 1971 ve 1980 cuntalarının kontrolünde yaratılan "zorunlu din dersi, imam-hatip okullarının örgün orta öğretim içerisine alınması, sola karşı Türk-İslam sentezi adı altında orta sınıf milliyetçiliği ile gericiliğinin harekete geçirilmesi" projelerinin sahibi ve uygulayıcısı olan Milli Güvenlik kurullarından ve yüksek rütbeli askeri yönetici elitten de koruyabilecek midir?

Tek bir dinin tek bir mezhebini "devlet dini" haline getirerek Diyanet İşleri Başkanlığında örgütlenmiş onbinlerce "devlet memuru" eliyle dini siyasete alet eden, askeri cuntaları meşrulaştırmak için üniformalarıyla çıktıkları meydan mitinglerinde "ayet" okuyan gelenekten de koruyabilecek midir?

* Silahlı Kuvvetler "Bağımsızlığımızı" mı korumaya karar vermiştir ?

Amerikan Emperyalizmi ve NATO ile "işbirliği" adı altıda imzalanan yüzlerce askeri bağımlılık belgesinden, "dost ve kardeş" amerikan üslerinden, savaş tezkereleriyle peşine takılıp dönem komutanlıkları üstlendiğimiz uluslar arası işgal ordularından, uluslararası Para Fonu'ndan, Dünya Bankasından, müşterisi olduğu uluslar arası silah tekellerinden de koruyabilecek midir?

* Silahlı kuvvetler "Demokrasimizi" mi korumaya karar vermiştir ?

Son 50 yılda; 60'da, 71'de, 80'de, 97'de ve 2007'de yönetimlere silahla el koyan veya el koyma tehdidi ile parlamentoları dağıtıp demokrasiyi çalışamaz hale getirenlerden de koruyabilecek midir?

* Silahlı Kuvvetler "Türklüğümüzü" mü korumaya karar vermiştir ?

* Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını, TCK'nun 216. maddesini açıkça ihlal ederek, birbirinin düşmanı olarak ilan edenlerden de
koruyacak mıdır?

Silahlı kuvvetlerin bizi "korumaya" talip olduğu açıktır.

Mevcut parlamento çoğunluğundan, siyasal iktidardan, kadrolaşmış bürokrasiden bu yolla ne kadar korunabileceğimiz tartışmalıdır.

Ancak, bizi bizden, yani günlük ortalama iki dolar ile yaşam mücadelesi sürdürdüğü için; sağlığa, adalete, eğitime erişimi imkansızlaştırıldığı için; farklı dinden-mezhepten, etnik kökenden, ırktan geldiği öne sürülerek itilip kakıldığı, katledildiği için; sendikalanıp işten atıldığı, sürüldüğü için, siyasetle ilgisinden, yazdığından çizdiğinden cezaevinde bulunduğu için "NE MUTLU" olamayan içimizdeki "kalıcı düşmanlardan koruyacağını" şüpheye yer vermeyecek ölçüde anlamış bulunuyoruz.

Parlamento kendi itibarsızlığının ve sahte demokrasi geleneğinin, AKP kendi gericiliğinin ve sermaye siyasetinin, CHP yeni ve dehşet verici sağcılığının esareti altındayken; siyasal partilerin ve medyanın kulağı silahlı kuvvetlerin andıçlarına eğilmişken, birbirleri ile çelişkilerini askeri bir darbeye havale eden sermaye kanatları karşısında artık temel ihtiyacımız, bizi " *koruyuculardan*" kimin koruyabileceğini öğrenmektir.

Zor tehdidi ile yasama (TCK 309, 311) ve yargıya (TCK 277, 288) yapılan müdahale ve halkın birbirine düşmanlaştırılması (TCK 216) girişimi, adli-idari kovuşturma konusu yapılmalıdır. Mevcut siyasal çürüme ve meşruiyet bunalımı nedeniyle bunun başarılamayacağı açık gerçeği karşısında ise, siyasal alanı bu derecede itibarsızlaştırarak sermayenin orta oyununa dönüştüren tüm siyasal kurum ve kurulların geleceği tartışma konusu edilmelidir.

Saygılarımızla. 28.04.2007 * Çağdaş Hukukçular Derneği Genel Merkez

Yargı ! 27 Nisan açıklaması muhtıra değil idari eylem

ANKA
Ankara 5. İdare Mahkemesi, Genelkurmay Başkanlığı'nın kamuoyunda "e-muhtıra" olarak tanımlanan ve geniş tartışma yaratan 27 Nisan'daki açıklamasını,“İdari eylem niteliğinde bir basın açıklaması” olarak değerlendirdi. Mahkeme, Genelkurmay Başkanlığı açıklamasına ilişkin açılan tazminat talebini reddetti.

Ankara 5. İdare Mahkemesi, 10 Mayıs 2007'de yaptığı toplantıda, Kemal Vuraldoğan'ın Genelkurmay açıklaması ile ilgili 1 YTL'lik tazminat davasını görüştü. Mahkeme, Kemal Vuraldoğan'ın gece yarısı yapılan basın açıklamasının idari işlem niteliğinde olduğu ve kendisini paniğe sevk ettiği için Milli Savunma Bakanlığı hakkında açtığı 1 YTL'lik tazminat davasıyla ilgili verdiği kararda şöyle dedi:

“Dava konusu olayda, idari işlem nedeniyle manevi zararın meydana geldiği iddiasıyla 2577 sayılı yasanın 12. maddesi uyarınca idari işlemden dolayı doğrudan doğruya tam yargı davası niteliğindeki, bakılmakta olan dava açılmış ise de davaya konu edilen Genelkurmay Başkanlığı açıklamasında idari işlemde bulunması zorunlu niteliklerin bulunmadığı görüldüğünden, söz konusu açıklamanın idari eylem niteliğinde bir basın açıklaması olarak kabulü gerekmektedir.

İDARİ MERCİ TECAVÜZÜ VAR

Bu durumda, yukarıda anılan yasa hükmü gereğince davacı tarafından, manevi zararına sebebiyet verdiğini iddia ettiği Genelkurmay Başkanlığı açıklaması ile ilgili olarak idareye öncelikle zararın ödenmesi için başvurulması ve istemin kısmen veya tamamen reddi üzerine tam yargı davası açılması gerekirken böyle bir başvuru yapılmaksızın doğrudan doğruya Mahkememiz nezdinde açılan davada idari merci tecavüzü bulunmaktadır.”

İdare Mahkemesi, şikayet dilekçesinin Milli Savunma Bakanlığı'na gönderilmesine karar verdi. Tazminat davasına konu olan olay şöyle gelişmişti:

ELEM ISTIRAP VE ENDİŞEYE KAPILDIM

Ankara Barosu Avukatı Kemal Vuraldoğan, Genelkurmay açıklaması nedeniyle elem, ıstarap ve endişeye kapıldığını belirterek, Milli Savunma Bakanlığı hakkında 1 YTL'lik tazminat davası açtı. Vuraldoğan, Genelkurmay açıklamasının “sıradan vatandaşı üzecek, endişeye sevk edecek ve sıradan vatandaşın mutsuz olmasına yol açacak nitelikte” olduğunu ileri sürerek, İdare Mahkemesi'nde Genelkurmay açıklaması nedeniyle Milli Savunma Bakanlığı aleyhine 1 YTL'lik tazminat davası açtı. Vuraldoğan, dava dilekçesinde şunları ifade etti:

“Bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak, Cumhurbaşkanlığı Seçiminin Anayasada öngörüldüğü şekilde gerçekleşeceğini, güncel tartışmaların Anayasa Mahkemesi kararlarıyla çözümleneceğini, seçimlerin normal zamanında yapılacağını beklerken, 28.4.2007 günü saat 23.20 sularında yapılan açıklama nedeniyle Cumartesi günü akşam saatlerine kadar demokratik rejim açısında bir belirsizlik yaşamam beni üzmüş, Hükümetin muhtıraya karşı durup duramayacağı ise beni endişeye sevk etmiştir."

BARO AZLETTİ
Avukat Kemal Vuraldoğan, tazminat davası açmasının ardından Ankara Barosu'nun avukatlığı görevinden azledildi. Baro yönetimi kararında, Baronun bilgisi dışında dava açılmasının güven bunalımına neden olduğu ifade etti. Baro ayrıca Vuraldoğan hakkında disiplin soruşturması da başlattı.

E-Muhtıra üzerine ÖDP Genel Baskani Ufuk Uras'ın 28 Nisan 2007 günlü açıklaması

ÖDP Genel Baskani Ufuk Uras
28 Nisan 2007

ÖDP Genel Başkanı Ufuk Uras 28 Nisan Pazar günü TSK'nın resmi web sitesinde yayınlanan basın açıklaması üzerine İstanbul İl örgütü üyeleri ve parti dostlarının yaklaşık 500 kişilik katılımıyla bir basın açıklaması yapıldı.

Darbeler ve Türk-İslam sentezi ile solun ve demokrasi güçlerinin önünü kesmiş olan zihniyet, topluma ve ülkenin geleceğine verdiği zararı düşünmek yerine, farklı bir söylemle yine toplum mühendisliği yapmaktadır. Bu tutum kabul edilemez.

Demokrasinin gerçek anlamda işlediği bir ülkede Genelkurmay‘ın, bir siyasal odak tavrı sergilemesi de kabul edilemez. Darbe ve muhtıralar geleneği demokratik kültürü zayıflatmakta, toplumun karşılaştığı sorunları çözme yetisini kaybetmesine, anti-demokratik akımların, siyasal ve dinsel gericiliğin güç kazanmasına yol açmaktadır.

Bırakın, demokrasiyi ve cumhuriyeti ‘koruma ve kollamanın‘ öznesi halk olsun, sivil politika olsun. Bırakın, Türkiye kendi sorunlarını halkın sağduyusu ve katılımı ile aşsın.

Türkiye‘de toplumun ‘sözde değil, özde demokrasi‘ yaşaması bir ihtiyaçtır ve bir umuttur.

Demokrasi mücadelesi siyasal alanda sürmelidir. Ama şu çok açık ki, muhalefeti ve iktidarı ile Türkiye‘deki siyasi partilerin demokrasi refleksleri zayıftır. Cumhurbaşkanlığı seçimine gidilirken ileri sürülen tezlerin ve yapılanların çoğunun demokratik bir dayanağı ve inandırıcılığı bulunmamaktadır. Bir tarafta aday bildirmeyi son ana saklayan ve sayısal çoğunluğunun arkasına sığınan bir iktidar; diğer tarafta ise orduyu kışkırtan ve Genelkurmay ifadeleri ile konuşan
bir muhalefet bulunmaktadır.

Krizin daha da derinleşmemesi için Türkiye‘de bir an önce seçim kararı alınmalıdır. Ama yüzde 10 seçim barajının sürdüğü, temsilde adaletin olmadığı bir seçimin sorunlara çare olamayacağı da bilinmelidir.

Türkiye‘nin içine itildiği bu krizi aşmanın tek yolu, halkın iradesini açığa çıkaracak ve temsilde adaleti gerçekleştirecek demokratik adımların atılmasıdır.

Ufuk Uras

Genel Başkan

28 Nisan 2007

E-Muhtıra üzerine Sosyalist Demokrasi Partisi Genel Baskanı Filiz Koçali   Basın Açıklaması

Genelkurmay Başkanlığı internet sitesinde, yine gece yarısı bir açıklama yapıldı. 7-8 Haziran Açıklaması 27 Nisan Muhtırası'nın devamıdır. Böylece darbe süreci ikinci ve tehlikeli bir aşamaya yükselmiş bulunuyor. Genelkurmay, “Türk milletinden kitlesel refleks beklediğini” ilan ediyor. “Kitlesel refleks beklenenlerin”, Tandoğan mitingçileri olduğu açıktır.

Açıklama'nın özü, “terörist” eylemlere “doğrudan ve dolaylı destek verdiği” iddia edilen, devletin “ulusal ve üniter yapısını çağ dışı bulduğu” söylenen ve “barış, özgürlük ve demokrasi gibi insanlığın yüksek değerlerini terör örgütüne paravan” olarak kullandığı öne sürülen çevrelere karşı Tandoğan mitingçilerine verilen harekete geçme emridir.

Bütün bu sayılan çevrelerden kastın, silahlı PKK güçleri olmadığı açıktır. Hedef alınanlar sivil Kürt demokratik örgütleri, liberal ve sol liberal aydınlar, özgürlükçü müslümanlar ve bunlarla birlikte askeri vesayet rejimine ve Kürt sorununda çözümsüzlüğe karşı çıkan sosyalistler olduğu tartışmasızdır. Tandoğan mitingçileri, işte bu güçlere karşı “kitlesel refleks göstermeye” çağrılmıştır.

Ukrayna'da, Gürcistan'da tanık olduğumuz “renkli devrim” modeli, Genelkurmay Açıklaması'nı yazanların niyeti ne olursa olsun, yürürlüğe konmuştur. Seçimler tehlikededir. Seçimler yapılsa bile, seçimlerin “istenmeyen” sonuçları geçersiz kılınmak istenmektedir. Yeni ve güçlü bir AKP çoğunluğu ile güçlü bir DTP grubunun Meclis'te yer almasına karşı “kitlesel refleks” gösterecek olan “sivil darbecilerin” önü açılmıştır. Bugünün Türkiye'sinde böyle bir “sivil darbe”ye karşı koyabilecek hiç bir devlet gücü yoktur.

Hükümet, DTP'nin bağımsız adaylarla Meclis'e girmesini, askerin bölgede fiili olağanüstü hal ilan etmesine razı olarak önlemek yoluna girmiş, böylece bu “sivil darbenin” hışmından kurtulmak gibi umutsuz bir adım atmıştır. Başbakan, kendi sonunu hazırlayacak olan Kürdistan Federe Bölge topraklarına karşı askeri harekata, Barzani'yi “aşiret reisi” diye aşağılayarak ortak olmuştur.

CHP, 27 Nisan Muhtırası'nın, 7-8 Haziran Açıklaması'nın, sivil darbe hazırlığının provası olan Tandoğan mitinglerinin baş destekçisi, her türlü anti-demokratik girişimin suç ortağıdır.

SDP Genel Başkanı olarak, Genelkurmay Açıklaması'ndan sonra, milliyetçi-ırkçı ve intikamcı çevrelerin göstereceği “kitlesel refleks”in yaratacağı ağır sonuçlardan AKP Hükümetini sorumlu tutacağımı ilan ediyorum.

Birbirine hasım silahlı güçlerin arasındaki çatışmaları, sivil ve masum halk kitlelerinin içine taşıma, Türkle Kürdü birbirine kırdırma, bundan “sivil darbe”nin koşullarını yaratmak amacıyla yararlanma politikasını “gaflet ve dalalet” olarak mahkum ediyorum.

Başından beri, PKK'nin tek taraflı ilan etmiş olduğu ateşkese, resmen olmasa bile fiilen olumlu bir yanıt verilmesiyle, çatışmaları köklü şekilde sona erdirmenin mümkün olduğunu söyledikleri için, politik olarak da, vicdani olarak da bugün Genelkurmay tarafından hedef alınan güçlerin, dökülen kanda hiç bir sorumlulukları yoktur. Devlete egemen olanlar, hiç bir zaman silahlı çatışmaları diyalog yoluyla çözme önerilerine olumlu yanıt vermedi. Onlar, Kürt sorununu silahla çözmek dışında hiç bir çözümden söz etmedi. O nedenle, çatışmalarda can veren gencecik insanların sorumluluğu da onların sırtındadır.

DTP'li bağımsız adayların seçimlere katılmasını, silahlı yol yerine halkın örgütlü gücüne dayalı olarak parlamenter ve barışçı yoldan Kürt sorununa çözüm arama çabası olarak destekliyoruz. Barışçı alternatif budur. Devlet iktidarının önlemek istediği de bu barışçı alternatiftir.

Herkesi “kitlesel refleks” gösterecek olanların şiddet eylemlerine, provokasyonlarına karşı uyanık olmaya çağırıyorum. Hepimiz tehdit altındayız. Tehdit altında olanları 22 Temmuz seçimlerini güvence altına almak için her türlü demokratik hakkı kullanarak mücadeleye çağırıyorum.

Hükümetin aymaz ve teslimiyetçi tutumuna, milliyetçi-şovenist yaklaşımına ve Kürt seçmenlerin oyunu gaspetme kurnazlığına rağmen, AKP'nin seçimlerde elde edeceği sonucu şimdiden meşru ve dokunulamaz ilan ediyorum.

Kürt seçmenlerin çoğunlukta olduğu bölgelerde, DTP'li bağımsız adayların aldığı her oyun, düzen partilerinin yüz oyuna bedel olduğunu vurguluyorum. Bölgede DTP dışında hiç bir partinin Meclis'e göndereceği milletvekilini seçilmiş saymayacağımı şimdiden ilan ediyor, onları yağmalayacakları oyların utancıyla baş başa bırakıyorum.

“Sivil ve renkli darbe”yi durdurmak için birleşelim.
Türkiye'yi “kitlesel reflekslere” rağmen seçimlere götürelim.
Askeri vesayet rejimine ve Kürt sorununda çözümsüzlüğe son.
Barış, özgürlük ve demokrasi...
8 Haziran 2007
Sosyalist Demokrasi Partisi
Genel Başkanı
Filiz Koçali